“Metinsiz anlaşma mı olur?”
Yeryüzü TV’de Çağlar Tekin’in sunduğu programda konuşan Gazeteci-Yazar Alptekin Dursunoğlu, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan anlaşmanın kamuoyuna açıklanan çerçevesindeki belirsizliklere dikkat çekti.
Dursunoğlu, uzun vadeli ve taraflara askeri yükümlülükler getirebilecek bir savunma anlaşmasının tarafların neyi taahhüt ettiğini açıkça ortaya koyması gerektiğini belirterek, “Suudi Arabistan ne istiyor, neyi taahhüt ediyor? Türkiye ne istiyor, neyi taahhüt ediyor? Pakistan ne istiyor, neyi taahhüt ediyor?” sorularını gündeme getirdi.
Anlaşmada geçen “bölgesel tehditlere karşı caydırıcılık” ifadesinin de açıklanmaya muhtaç olduğunu belirten Dursunoğlu, “Bölgesel tehdit kim? Kaynağı ne? Caydırıcılık kime karşı?” sorularının yanıtlanmadığını söyledi.
Dursunoğlu'na göre, tarafların hangi durumda savaşa dahil olacağını belirlemeyen, ortak tehdit tanımı ortaya koymayan ve askeri yükümlülükleri açıklanmayan bir metin üzerinden ittifakın gerçek hedefini belirlemek mümkün değil.
Bu nedenle daha önce kaleme aldığı bir yazıya atıf yapan Dursunoğlu, anlaşmayı “dosta güven, düşmana korku vermeyen ittifak” şeklinde niteledi.
“Belirsizlik unutulmuşluktan değil, kasıtlı olabilir”
Dursunoğlu, anlaşmadaki belirsizliğin teknik bir eksiklikten ziyade bilinçli bir tercih olabileceğini savundu.
Bölgedeki mevcut dengeler dikkate alındığında ilk akla gelen tehditlerin İran, İsrail ve ABD ekseninde değerlendirilmesi gerektiğini belirten Dursunoğlu, ancak üç ülkenin her birinin söz konusu devletlerle farklı düzeylerde ilişki içerisinde olduğunu hatırlattı.
Özellikle Türkiye açısından NATO üyeliğinin ortaya çıkardığı çelişkiye dikkat çeken Dursunoğlu, NATO'nun 5. maddesi nedeniyle Türkiye'nin ABD'ye yönelik olası bir saldırı karşısında ittifak yükümlülükleri bulunduğunu, buna karşın Mekke anlaşmasının Suudi Arabistan veya Pakistan'a yönelik bir saldırıyı da “birine saldırı, hepimize saldırı” anlayışıyla ele alması halinde ciddi bir hukuki ve siyasi çelişki doğabileceğini söyledi.
Dursunoğlu, “ABD Suudi Arabistan'a saldırırsa Türkiye ne yapacak? NATO kapsamında ABD'nin yanında mı duracak, Mekke anlaşması kapsamında Suudi Arabistan'ın yanında mı?” sorusunu yöneltti.
İran savaşı ve ABD'nin Körfez'deki güvenlik rolü
Dursunoğlu, Mekke anlaşmasının arka planını değerlendirirken İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşın bölgesel dengeleri değiştirdiğini belirtti.
Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinin uzun yıllardır güvenliklerini büyük ölçüde ABD'ye bağladığını ifade eden Dursunoğlu, İran'ın ABD'nin bölgedeki askeri varlıklarına yönelik saldırıları sonrasında Washington'ın kendi askeri kapasitesini dahi korumakta zorlandığı algısının güçlendiğini söyledi.
Bu nedenle Suudi Arabistan'ın güvenlik ilişkilerini çeşitlendirmek istediğini belirten Dursunoğlu, Türkiye ve Pakistan'la yapılan anlaşmanın da bu arayışın bir parçası olabileceğini değerlendirdi.
Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ne kazanıyor?
Dursunoğlu'na göre anlaşmanın tarafları açısından doğrudan ve somut çıkarlar bulunuyor.
Suudi Arabistan, ABD'ye olan güvenlik bağımlılığını azaltmadan alternatif güvenlik ortaklıkları oluşturmak, Türkiye ve Pakistan gibi ülkeleri yanına alarak bölgesel ağırlığını artırmak istiyor.
Pakistan, ekonomik kaynak ve özellikle Suudi Arabistan'dan gelecek finansal destek üzerinden ekonomik kazanım elde ederken, aynı zamanda bölgesel bir aktör olarak ağırlığını artırma imkanı buluyor.
Türkiye açısından ise savunma sanayii ürünleri için Suudi Arabistan gibi büyük bir pazarın önemi öne çıkıyor. Dursunoğlu, Türkiye'nin İHA ve diğer savunma sanayii ürünleri açısından Körfez'deki pazarın önemli bir ekonomik fırsat sunduğunu belirtti.
Bu nedenle Dursunoğlu, anlaşmanın her üç ülke açısından belirli kazanımlar üretebileceğini; ancak bunun otomatik olarak güçlü bir askeri ittifak anlamına gelmeyeceğini savundu.
“Sünni ittifakı” tanımlamasına sert eleştiri
Programın önemli tartışma başlıklarından biri de anlaşmanın bazı çevreler tarafından “Sünni ittifakı” olarak sunulması oldu.
Dursunoğlu, bu tanımlamanın bölgesel gerçekliği açıklamakta yetersiz olduğunu belirterek, mezhepsel bir kamplaşmanın bölge halkları açısından değil, doğrudan İsrail açısından sonuç üreteceğini söyledi.
Dursunoğlu'na göre İran, Yemen, Irak veya Lübnan'daki aktörleri “tehdit” olarak tanımlamak yerine, bölgedeki temel güvenlik sorununa bakılması gerekiyor.
Bu çerçevede Dursunoğlu, “İslam dünyasını tehdit eden tek gerçeklik İsrail” değerlendirmesini öne çıkardı.
Ona göre Şii-Sünni ekseninde yeni bir bölgesel kamplaşmanın kurulması, İsrail'in bölgedeki askeri ve siyasi hareket alanını genişletirken ABD'nin de bölgedeki nüfuzunu korumasına hizmet ediyor.
Yemen örneği: “ABD'nin yapamadığını bu ittifak mı yapacak?”
Dursunoğlu, Mekke anlaşmasının hedefinin Yemen olması ihtimalini de sorguladı.
ABD ve çok sayıda ülkenin Yemen'e yönelik askeri operasyonlarına rağmen sonuç alınamadığını belirten Dursunoğlu, özellikle Yemen'in Kızıldeniz'deki deniz trafiği üzerinde oluşturduğu baskının bölgesel dengeleri değiştirdiğini söyledi.
Yemen'e yönelik saldırıların ABD öncülüğündeki geniş koalisyon tarafından dahi sonuçlandırılamadığını belirten Dursunoğlu, şu soruyu gündeme getirdi:
“Amerika'nın ve sekiz-dokuz ülkenin koalisyonunun sonuç alamadığı Yemen'e Türkiye ve Pakistan'ın katılımıyla Suudi Arabistan mı geri adım attıracak?”
Bu nedenle Yemen'in anlaşmanın temel askeri hedefi olduğu iddiasının da ikna edici olmadığını savundu.
Mısır neden dışarıda?
Programda Mısır'ın süreçteki konumu da tartışıldı.
Dursunoğlu, Mısır'ın tarihsel ve siyasi ağırlığının Suudi Arabistan'ın bölgesel liderlik iddiasını gölgeleyebileceğini belirterek, Kahire'nin böyle bir yapının dışında tutulmasının arkasında Suudi Arabistan'ın kendi bölgesel ağırlığını koruma isteğinin bulunabileceğini söyledi.
Dursunoğlu'na göre mesele yalnızca mezhepsel aidiyet üzerinden açıklanamaz; devletlerin bölgesel güç dengeleri ve kendi çıkarları da belirleyici.
İmran Han örneği: Pakistan'ın ABD ile ilişkileri
Dursunoğlu, Pakistan'ın anlaşmadaki rolünü değerlendirirken İmran Han'ın iktidardan uzaklaştırılması sürecini de gündeme getirdi.
İmran Han'ın Rusya'ya yönelik Batı yaptırımlarına katılma konusunda ABD'nin beklentileriyle ters düştüğünü belirten Dursunoğlu, sonrasında yaşanan siyasi gelişmelerin Pakistan'ın Washington'la ilişkilerindeki bağımlılık boyutunu ortaya koyduğunu savundu.
Dursunoğlu, İmran Han'ın parlamentoda ABD'den geldiğini söylediği mesajı gündeme getirdiğini, ardından hükümetinin düştüğünü ve daha sonra tutuklandığını anlattı.
Bu tablo üzerinden Pakistan'ın bugün Suudi Arabistan'la yaptığı askeri anlaşmanın yalnızca “bağımsız bir bölgesel ittifak” olarak okunamayacağını savunan Dursunoğlu, ülkenin ABD ile ilişkilerinin ve ekonomik ihtiyaçlarının da hesaba katılması gerektiğini söyledi.
İsrail'in Katar saldırısı: “İsrail'e hizmet etmek güvence sağlamıyor”
Programda İsrail'in Katar'a yönelik saldırısı da bölgesel denklem açısından değerlendirildi.
Dursunoğlu, Katar'ın Hamas'la ilişkileri üzerinden hedef gösterilmesinin İsrail'in bölgedeki yaklaşımını ortaya koyduğunu belirterek, bir ülkenin İsrail'in çıkarları doğrultusunda hareket etmesinin kendisini İsrail'in saldırılarından koruyacağı anlamına gelmediğini söyledi.
Bu noktada Suriye örneğini de gündeme getiren Dursunoğlu, İsrail'in çıkarlarına hizmet eden aktörlerin dahi koşullar değiştiğinde hedef haline gelebileceğini savundu.
“Şara nasıl iktidara geldi?”
Dursunoğlu, Suriye'deki yeni yönetim üzerinden “iktidar karşılığı hizmet” olarak tanımladığı bir denklem kurdu.
Ebu Muhammed el-Colani olarak bilinen ve daha sonra Ahmed Şara adıyla Suriye'nin başına geçen kişinin geçmişte El Kaide bağlantılı yapılarla ilişkisinin bulunduğunu hatırlatan Dursunoğlu, buna rağmen bugün Batılı aktörler tarafından muhatap alınmasını bölgesel çıkarlarla açıkladı.
Dursunoğlu'nun kurduğu denkleme göre belirleyici olan, geçmişte kimin ne olduğu değil, bugün kime ve hangi amaca hizmet ettiğidir.
Bu çerçevede Suriye'nin özellikle İsrail açısından bir “tehdit alanı” olmaktan çıkarılması ve İsrail'in hareket alanının genişletilmesi yönündeki gelişmelere dikkat çekildi.
Dursunoğlu, Suriye'nin güneyindeki Dera, Kuneytra ve Şam kırsalındaki gelişmeleri de bu bağlamda değerlendirdi.
“İsrail bayrağı çekilmiş Suriye'de kimse hesap soramıyor”
Dursunoğlu, Suriye'deki mevcut tablonun İsrail'in bölgesel hareket alanını genişlettiğini savunarak, İsrail'in Suriye topraklarında gerçekleştirdiği operasyonlara karşı merkezi bir direnç oluşmadığını söyledi.
İsrail'in Golan Tepeleri'ndeki işgalini ve Suriye'nin güneyindeki askeri hareketliliğini gündeme getiren Dursunoğlu, Suriye'nin zayıflatılmasının 2011'den bu yana bölgesel denklemde önemli bir hedef olduğunu ileri sürdü.
Bu noktada “İsrail liderliğinde bölgesel düzen” kavramını kullanan Dursunoğlu, Irak, Suriye ve Lübnan'daki askeri ve siyasi yapıların zayıflatılmasının İsrail'in bölgedeki hareket alanını genişleteceğini savundu.
Tom Barrack açıklaması: “Bağımsız bir ülkeye böyle konuşulmaz”
Programın sert tartışma başlıklarından biri de ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Lübnan dosyalarındaki özel temsilcisi Tom Barrack'ın Türkiye'ye yönelik açıklamaları oldu.
Sunucu Çağlar Tekin, Barrack'ın Türkiye'nin siyasi süreçlerine ilişkin “ABD'den icazet” tartışması yaratan ifadelerini değerlendirirken, bunun sıradan bir diplomatik açıklama olarak görülemeyeceğini söyledi.
Tekin'e göre bağımsız bir ülkenin büyükelçisinin, o ülkenin hükümetinin meşruiyeti hakkında Washington'ın onay makamı gibi konuşması kabul edilemez.
Programdaki değerlendirmede, Türkiye'nin bu açıklamalara güçlü bir diplomatik tepki vermemesi de ayrıca sorgulandı.
Dursunoğlu ise Barrack'ın Suriye, Lübnan ve Irak dosyalarında artan rolünü, ABD'nin bölgede doğrudan siyasi ve güvenlik koordinasyonu yürüttüğü daha geniş bir stratejinin parçası olarak değerlendirdi.
Suriye'den Irak'a “saha temizliği” iddiası
Dursunoğlu, Suriye'nin ardından Lübnan ve Irak'ın da aynı bölgesel denklem içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Irak'taki Haşdi Şabi'nin silahsızlandırılması tartışmalarını bu kapsamda ele alan Dursunoğlu, Haşdi Şabi'nin Lübnan Hizbullahı'ndan farklı olarak Irak devletinin yasal güvenlik yapısının parçası olduğunu vurguladı.
Buna rağmen silahsızlandırma yönündeki baskıların, İsrail'in önündeki askeri ve siyasi engellerin ortadan kaldırılması anlamına geleceğini savundu.
Dursunoğlu'nun ifadesiyle hedef, “İsrail'in önünde dikensiz gül bahçesi” yaratılması.
Lübnan: Hizbullah'ın silahsızlandırılması ve İsrail'in “yeniden konuşlanması”
Programın ikinci büyük dosyası Lübnan oldu.
Dursunoğlu, Lübnan ile İsrail arasında gündeme gelen çerçeve anlaşmasının Lübnan parlamentosu veya kabinesi tarafından onaylanıp onaylanmadığına ilişkin soru işaretlerine dikkat çekti.
Anlaşmanın Hizbullah'ın silahsızlandırılması ve İsrail ordusunun Lübnan'daki konumunun yeniden düzenlenmesi gibi başlıkları içerdiğini belirten Dursunoğlu, İsrail'in Lübnan topraklarından tamamen çekilmesinin açık bir biçimde ortaya konulmamasını eleştirdi.
İran ile ABD arasındaki ateşkes çerçevesinde Lübnan'ın egemenliği ve toprak bütünlüğünün vurgulandığını hatırlatan Dursunoğlu, sonrasında ortaya çıkan Lübnan-İsrail çerçevesinin bu yaklaşımı fiilen bypass ettiğini savundu.
Türkiye neden Lübnan'da temkinli?
Dursunoğlu, Türkiye'nin Lübnan'da Hizbullah'ın silahsızlandırılması konusunda acele edilmemesi yönündeki yaklaşımını da dikkat çekici buldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşen Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun'a bu konuda temkinli hareket edilmesi gerektiği yönünde mesaj verildiğini belirten Dursunoğlu, Türkiye'nin İsrail'in Lübnan'dan Irak'a kadar uzanan hatta tamamen serbest hareket etmesinden kaygı duyduğunu savundu.
Türkiye açısından Suriye'de yaşananların da önemli bir uyarı olduğunu belirten Dursunoğlu, Ankara'nın Suriye'de kendi nüfuz alanını oluşturma hesabıyla hareket ederken İsrail'in aynı sahaya yerleşmesinin Türkiye'nin çıkarlarıyla çelişmeye başladığını ifade etti.
Lübnan'da iç savaşın sınırına mı geliniyor?
Lübnan'ın mezhepsel ve siyasi yapısını da değerlendiren Dursunoğlu, ülkenin tarihsel olarak güçlü bir ulusal bütünlük oluşturmakta zorlandığını söyledi.
1975-1989 arasındaki iç savaşın toplumsal hafızada hâlâ canlı olduğunu belirten Dursunoğlu, mevcut gerilimlerin Lübnan'ı yeniden iç savaşın sınırına sürükleyebileceği uyarısında bulundu.
Bu noktada Hizbullah'ın yalnızca askeri kapasitesi üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini savunan Dursunoğlu, Hasan Nasrallah'ın stratejik hedeflerinden birinin İsrail'e karşı caydırıcılık oluşturmanın yanı sıra Lübnan'ın iç cephesini güçlendirmek olduğunu söyledi.
Dursunoğlu'na göre bunun yolu, farklı mezhepsel toplulukların ortak bir ulusal zeminde buluşmasından geçiyordu.
“Şii-Sünni çatışması İsrail'in işine yarar”
Program boyunca tekrar eden temel tezlerden biri de mezhepsel kamplaşma oldu.
Dursunoğlu, bölgenin Şii-Sünni ekseninde yeniden şekillendirilmesinin, İsrail'in güvenlik sorunlarını çözmek yerine yeni çatışma alanları yaratacağını belirtti.
İran, Yemen, Irak ve Lübnan'daki aktörleri hedef alan bir Sünni blok oluşturmanın, bölgedeki asıl sorunu gözden kaçırdığını savunan Dursunoğlu, “İslam dünyasını tehdit eden tek gerçeklik İsrail” değerlendirmesini yineledi.
Bu nedenle Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Mısır, Katar ve diğer bölge ülkelerinin birbirleriyle mezhepsel veya jeopolitik rekabete sürüklenmesinin İsrail açısından stratejik avantaj yaratacağını söyledi.
İran'da savunma doktrini değişiyor
Programın son bölümünde İran'ın ABD ve İsrail'le yaşadığı savaşın ardından savunma doktrinindeki değişim ele alındı.
Dursunoğlu, İran'ın önceki dönemde saldırıya uğradığında “misliyle veya orantılı mukabele” anlayışını öne çıkardığını, ancak son savaşta bu yaklaşımın değişmeye başladığını savundu.
İran'ın ABD'nin bölgedeki askeri üslerine yönelik saldırılarını, doğrudan saldırı beklemeden gerçekleştirilen ve daha geniş bir caydırıcılık anlayışına dayanan yeni yaklaşımın göstergesi olarak değerlendirdi.
İran'daki askeri kanadın devlet güvenlik mekanizmalarındaki ağırlığının artmasına da dikkat çeken Dursunoğlu, Muhsin Rızai'nin Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreterliği'ne getirilmesini bu değişimin göstergelerinden biri olarak değerlendirdi.
Dursunoğlu'na göre İran açısından artık eski “ABD ile anlaşarak sorunları çözme” yaklaşımının geri dönmesi kolay görünmüyor.
Sonuç: Anlaşma mı, çıkar ortaklığı mı?
Programın tamamındaki değerlendirmeler birlikte ele alındığında, Mekke anlaşmasının klasik anlamda tanımlanmış, açık hedefleri ve yükümlülükleri bulunan bir askeri ittifaktan çok, üç ülkenin farklı ihtiyaçlarını aynı zeminde buluşturan esnek bir çıkar ortaklığı olduğu görüşü öne çıkıyor.
Suudi Arabistan güvenlik ortaklarını çeşitlendirmek, Pakistan ekonomik kaynak ve bölgesel ağırlık kazanmak, Türkiye ise ekonomik ve savunma sanayii pazarlarını genişletmek istiyor.
Ancak anlaşmanın hangi tehdide karşı kurulduğu, tarafların hangi durumda savaşa gireceği ve hangi yükümlülükleri üstlendiği kamuoyuna açık biçimde ortaya konulmadığı sürece, bu yapının gerçek bir askeri ittifak mı yoksa siyasi-ekonomik bir ortaklık mı olduğu sorusu yanıtlanmış değil.
Bu nedenle programda öne çıkan “dosta güven, düşmana korku” ölçütü, anlaşmanın en temel açmazına işaret ediyor: Dostun kim olduğu ve düşmanın kim olduğu açıklanmıyorsa, ittifakın kimi caydırdığı da belirsiz kalıyor.
Programın tamamını izlemek için tıklayın
Haber Merkezi