Anayasa Mahkemesi’nin, evlenen kadının nüfus kaydının eşinin hanesine taşınmasını düzenleyen Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23. maddesinin 2. fıkrasının birinci cümlesine ilişkin kararı kadın hakları savunucularının tepkisine neden oldu.
10 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan kararda AYM, söz konusu düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı bulmadı. Karar, Avukat Gülbahar Yılmaz ve eşi Avukat Ömer Çakıröz’ün başvurusu üzerine İstanbul 14. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından yapılan itiraz kapsamında Anayasa Mahkemesi’nin gündemine taşınmıştı.
Kadın örgütleri ve hak savunucuları tarafından yapılan değerlendirmede, düzenlemenin kadınlar aleyhine cinsiyet ayrımcılığı oluşturduğu savunularak AYM’nin kararında eşitlik ilkesini yeterince değerlendirmediği belirtildi.
“Teknik düzenleme” eleştirisi
Açıklamada, Anayasa Mahkemesi’nin düzenlemeyi nüfus kayıt sisteminin işleyişine ilişkin teknik bir düzenleme olarak değerlendirmesine tepki gösterildi.
Kadının evlilikle birlikte erkeğin nüfus kayıt sistemine tabi hale getirilmesinin yalnızca teknik bir nüfus işlemi olmadığı belirtilen açıklamada, asıl tartışılması gereken konunun neden nüfus sisteminde erkeğin kaydının esas alındığı olduğu vurgulandı.
Kadınların nüfus kayıt sistemindeki varlığının önce baba, ardından erkek eş üzerinden tanımlandığına dikkat çekilen açıklamada, bunun kadınların bireysel kimliği ve özerkliği açısından ciddi bir sorun oluşturduğu ifade edildi.
Açıklamada şu değerlendirmeye yer verildi:
“Kadınların evlenmekle ve/veya boşanmakla tekrar tekrar değişen soyadları ve kütükleri, Anayasa’nın 10’uncu maddesindeki eşitlik düzenlemesine tartışmasız şekilde aykırıdır.”
“Nüfus kaydı kimliğin bir parçasıdır”
AYM kararında nüfus kütüğü kayıtlarının kanun gereği gizli tutulduğu ve bu nedenle kişinin kimliğinin bir parçası olmadığı yönündeki değerlendirmeye de itiraz edildi.
Açıklamada, nüfus kütüğü bilgisinin Türkiye Cumhuriyeti kimlik kartında yer almamasının bu kaydın kişinin kimliğiyle bağını ortadan kaldırmayacağı belirtildi.
Kadınların çeşitli resmi işlemlerde vukuatlı nüfus kayıt örneği sunmak zorunda kaldığı hatırlatılarak, nüfus kaydının erkek üzerinden oluşturulmasının kadınların kimliğine ve özerkliğine yönelik bir müdahale olduğu savunuldu.
Karşı oylar dikkat çekti
AYM kararının 10’a karşı 5 oyla alındığı belirtilen açıklamada, beş üyenin kaleme aldığı iki ayrı karşı oyun kadınların eşitlik mücadelesine dikkat çektiği ifade edildi.
Karşı oyların, çoğunluk kararından farklı olarak cinsiyet eşitliği ve aile içi eşitlik ilkelerini merkeze aldığı vurgulandı.
Açıklamada, Anayasa’nın 10’uncu maddesinde yer alan devletin cinsiyet temelli eşitsizlikleri ortadan kaldırma yükümlülüğünün ve 41’inci maddede düzenlenen eşitlikçi aile anlayışının AYM’nin çoğunluk kararında yeterince dikkate alınmadığı savunuldu.
“Karar neden 4 Haziran’da açıklanmadı?”
Açıklamada, AYM’nin söz konusu kararı 4 Haziran’da aldığı, ancak kararın 10 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlandığına dikkat çekildi.
Aynı gün Anayasa Mahkemesi’nin “süresiz nafaka” düzenlemesine ilişkin kararının da gündeme geldiği hatırlatılarak, nafaka kararının kamuoyuna duyurulmasına karşın nüfus kaydı kararının aynı tarihte paylaşılmaması eleştirildi.
Kadın hakları savunucuları, iki kararın aynı gün kamuoyu gündemine gelmesinin yaratacağı tepkinin önüne geçilmek amacıyla kararların farklı tarihlerde duyurulmuş olabileceğini öne sürdü.
Açıklamada, “Kararların zamana yayılarak, birer birer, kadın kamuoyundaki tepkileri çok yükseltmeden yayımlanması stratejik bir görünüm sergiliyor” değerlendirmesi yapıldı.
“Yargının Anayasa’yı görmezden gelmesi kabul edilemez”
Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye’de iç hukuk bakımından son hak arama yollarından biri olduğu hatırlatılan açıklamada, mahkemenin bağımsız ve tarafsız yargı ilkeleri doğrultusunda hareket etmesi gerektiği vurgulandı.
Açıklamada, AYM’nin kararının kadınların eşitlik mücadelesi açısından ciddi bir geriye gidiş anlamına geldiği savunularak, “Bağımsız ve tarafsız olması gereken yargıda, iç hukuktaki en son hak arama yolu olan Anayasa Mahkemesi’nin kendisinin, Anayasa’yı görmezden gelmesi kabul edilemez” denildi.
Kadın hakları savunucuları, kararın “Aile 10 Yılı” olarak ifade edilen siyasi iklimle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, kadınların ikincilleştirilmesine yönelik uzun soluklu bir stratejiyle karşı karşıya olduklarını savundu.
Haber Merkezi