Kadınlar uslu durmak zorunda değil: Korku sinemasında öfke, beden ve özgürlük

he Berliner’da yayımlanan bir yazı, korku sinemasındaki kadın karakterleri yeniden tartışmaya açıyor. Carrie’den Rosemary’s Baby’ye, The Substance’a uzanan örnekler; kadınların öfkesi, bedenleri üzerindeki denetim ve güzellik baskısının perdede nasıl karşılık bulduğunu gösteriyor.

KADIN - 04-10-2026 21:26

Sinemadaki bir kadın karakterin sevilmesi için ne gerekir? Güzel, anlayışlı, fedakâr olması mı? Peki öfkelenirse, yanlış kararlar verirse, yaşlanırsa ya da kendisinden beklenen davranışları reddederse ne olur?

The Berliner’ın sinema editörü Florence Scott-Anderton, 2 Ekim’de yayımlanan yazısında korku türünü bu sorular üzerinden değerlendiriyor. Yazara göre korku sineması, kadınlara yalnızca kurban rolü vermiyor; onların karmaşık, rahatsız edici ve kolayca açıklanamayan karakterler olarak var olmasına da alan açıyor.

Scott-Anderton, kadınların bu filmlerde anne, cadı, katil, canavar veya hayatta kalan kişi olabildiğini hatırlatıyor. Bu çeşitliliğin değerini, karakterlerin örnek insan olma zorunluluğundan kurtulmasında buluyor. Ancak türü bütünüyle özgürleştirici saymıyor: Bazı filmler kadın düşmanı yaklaşımlar taşırken bazıları bu yaklaşımları sorguluyor; kimi yapımlarda iki eğilim bir arada bulunuyor. www.the-berliner.com

Kadın bedeninden neden korkuluyor?

Kadınların korku sinemasındaki yeri, sinema araştırmalarında da uzun süredir tartışılıyor. British Film Institute’un (BFI) kadın canavarların tarihini ele alan incelemesi, Barbara Creed’in çalışmalarına başvurarak bu karakterlerin beden ve cinsellik hakkındaki kültürel korkularla ilişkisini anlatıyor.

Bu yaklaşım, perdedeki canavarı yalnızca ürkütücü bir yaratık olarak görmenin ötesine geçiyor. Kadın bedeninin hangi koşullarda tehdit olarak sunulduğunu, hangi davranışların kabul edilebilir sayıldığını araştırıyor. BFI’ın değerlendirmesinde Carrie’nin balo sahnesi de denetlenemeyen kadın öfkesinden duyulan korkunun örneklerinden biri olarak yer alıyor. BFI

Buradan hareketle sorulabilecek soru şu: Seyirciyi korkutan yalnızca karakterin yaptıkları mı, yoksa ondan beklenen sessizliği bozması mı? Bu, her filme aynı yanıtın verilemeyeceği bir tartışma. Kadının güçlü olması, anlatının kendiliğinden özgürleştirici olduğu anlamına gelmiyor. Gücün nasıl gösterildiği ve hikâyenin onu nasıl sonuçlandırdığı da önem taşıyor.

Rosemary’s Baby: En yakınındakilere güvenememek

1968 yapımı Rosemary’s Baby, yeni taşındığı apartmanda komşularından ve eşinden kuşkulanmaya başlayan hamile bir kadını merkezine alıyor. Mia Farrow’un canlandırdığı Rosemary’nin hikâyesi, gündelik hayatın içindeki güven duygusunu sarsıyor. BFI

Film, kadın bedeni üzerindeki denetim açısından da okunabilir. Bu okumada korkunun kaynağı, kişinin kendi hayatına ilişkin sözünün giderek etkisizleşmesidir. Yardım ve koruma iddiasıyla yaklaşan insanların gerçekten kimin çıkarını gözettiği sorusu, hikâyeyi toplumsal bir tartışmaya açar.

Böyle bakıldığında ev, evlilik ve annelik gibi güvenle ilişkilendirilen alanlar da sorgulanabilir hâle gelir. Korku, uzak ve bilinmeyen bir yerde değil, insanın kendisini en güvende hissetmesi beklenen ilişkilerin içinde kurulabilir.

The Substance: Daha genç, daha güzel, daha “kusursuz”

Coralie Fargeat’ın 2024 yapımı The Substance filmi ise bu tartışmayı gençlik ve güzellik vaadi üzerinden sürdürüyor. Cannes’ın resmî tanıtımında filmin merkezindeki ürün, kişinin daha genç, daha güzel ve daha kusursuz bir başka versiyonunu yaratma olanağıyla sunuluyor. Cinéma de Demain

Scott-Anderton da filmi yaşlanma ve Hollywood’un kadın güzelliğine yönelik saplantısı bağlamında ele alıyor. www.the-berliner.com

Bu vaadin toplumsal karşılığı üzerinde durmak gerekiyor. “Kendinin daha iyi bir versiyonu” olma çağrısı, mevcut bedenin sürekli eksik görülmesine yol açabilir. Yaş almak doğal bir süreçken giderilmesi gereken bir kusur gibi sunulduğunda, kişinin kendisiyle ilişkisi de değişir.

Sevilmek zorunda olmayan karakterler

Bu filmleri birlikte düşünmek, kadın temsiline ilişkin ölçütleri genişletiyor. Bir karakterin güçlü olması kadar kırılgan, çelişkili veya başarısız olabilmesi de önemli. Erkek karakterlere tanınan karmaşıklığın kadınlara da tanınması, onları yalnızca olumlu özelliklerden oluşan birer simge olmaktan çıkarıyor.

Korku sineması bu tartışma için verimli bir alan sunuyor. Her zaman aynı sonuca varmasa da öfkeyi, bedeni ve toplumsal beklentileri görünür kılıyor. İzleyiciye de yalnızca kimin canavar olduğunu değil, bir kadının neden canavar olarak görüldüğünü sorma imkânı veriyor.

Kaynak: The Berliner / Florence Scott-Anderton, “Why The Femme Fatale Rules Horror” (2 Ekim 2026); British Film Institute; Cannes Film Festivali. Film okumaları ve ek değerlendirmeler Pusula Bülten için hazırlanmıştır.

Günün Diğer Haberleri