Savaşta geçici durulma, kalıcı çözüm anlamına gelmiyor
İran'a yönelik saldırılarla başlayan savaşta son günlerde çatışmaların görece azalması, bölgede diplomatik çözüm ihtimalini yeniden gündeme getirse de programda bunun henüz resmi bir ateşkes olarak değerlendirilmemesi gerektiği vurgulandı.
Mehmet Akif Koç, İran-ABD savaşının farklı aşamalardan oluşan uzun soluklu bir çatışma olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, son çatışma döneminin de tamamlandığını ve yeni bir aşamanın başlayabileceğini savundu.
Koç’a göre mevcut tablo, çatışmanın sona erdiğine işaret etmekten çok tarafların bir sonraki hamlelerini hazırladığı geçici bir durgunluğa işaret ediyor.
Bu değerlendirmeye göre İran savaşı tek bir saldırı dalgası ya da tek bir müzakere süreciyle sonuçlanacak bir kriz olarak görülmemeli. İran'ın askeri ve ekonomik kapasitesi, ABD ve İsrail'in hedefleri, Hürmüz Boğazı'ndaki gelişmeler ve küresel enerji piyasalarının tepkisi birbirine bağlı başlıklar olarak ele alınmalı.
Hürmüz Boğazı savaşın merkezine yerleşiyor
Programdaki değerlendirmelerde İran-ABD çatışmasının önceki aşamalarından farklı olarak Hürmüz Boğazı'nın ve küresel enerji piyasalarının artık savaşın merkezinde yer aldığına dikkat çekildi.
Koç, İran açısından temel sorunlardan birinin petrol ihracatının sürdürülebilirliği olduğunu belirtti. İran ekonomisinin petrol gelirlerine erişiminin sınırlandırılmasının ülkenin ekonomik kapasitesi üzerinde uzun vadeli baskı yarattığını ifade eden Koç, Hürmüz üzerinden ortaya çıkan krizin yalnızca askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve küresel bir mesele olduğunu söyledi.
Hürmüz'deki olası bir düzenlemenin yalnızca İran ile Umman arasında çözülebilecek bir konu olmadığı da programda vurgulandı. Körfez'deki diğer ülkelerin, enerji piyasalarının ve küresel ekonomik aktörlerin tutumlarının da sürecin geleceğini belirleyeceği ifade edildi.
Bu nedenle geçici bir gemi trafiği düzenlemesinin savaşın temel nedenlerini ortadan kaldırmayacağı değerlendirmesi yapıldı.
“İran yönetimini zayıflatma stratejisi uzun yıllara yayılabilir”
Mehmet Akif Koç'un değerlendirmelerindeki en önemli başlıklardan biri, ABD'nin İran politikasının kısa vadeli sonuçlar üzerinden okunmaması gerektiği yönündeydi.
Koç, Irak ve Suriye örneklerini hatırlatarak Washington'ın bölgedeki hedeflerine ulaşmak için uzun zaman dilimlerini göze alabildiğini savundu. Irak'ın uzun yıllar süren yaptırım ve savaş süreçleri sonunda çöktüğünü, Suriye'de ise savaşın yıllar boyunca devam ettiğini belirten Koç, İran açısından da benzer şekilde uzun vadeli bir stratejinin söz konusu olabileceğini ifade etti.
Bu nedenle bugünkü gelişmelerin “enstantane” olarak görülmesi gerektiğini belirten Koç; Hürmüz krizi, bir ülkenin açıklaması, yeni bir anlaşma veya çatışmaların birkaç günlüğüne durmasının daha büyük bir stratejik tablonun yalnızca küçük parçaları olduğunu söyledi.
Koç'a göre İran açısından asıl alarm verici ihtimal, savaşın birkaç ay içerisinde bitmemesi değil; çatışmanın 10-15 yıllık bir bölgesel dönüşüm sürecinin başlangıcı olması.
Irak'ta Şii yapılar İran'la aynı çizgide değil
Programın önemli bölümlerinden biri Irak'taki siyasi ve dini yapıların İran'la ilişkileri üzerine oldu.
Mehmet Akif Koç, Irak Şiilerinin yekpare bir siyasi blok olarak değerlendirilmesinin yanlış olduğunu belirtti. Irak'taki Şii gruplar arasında Irak milliyetçileri, Arap milliyetçileri, İran'a yakın yapılar ve İran'la mesafeli dini-siyasi aktörlerin bulunduğunu ifade etti.
Koç'a göre Şii kimliği otomatik olarak İran yanlısı olmak anlamına gelmiyor.
Bu ayrımın yalnızca Irak için değil, Lübnan için de geçerli olduğunu belirten Koç, Lübnan'daki Şii toplumsal yapının da Hizbullah'dan ibaret olmadığını; Emel Hareketi ve İran'ın velayet-i fakih anlayışından farklı çizgilerde bulunan dini aktörlerin de bulunduğunu hatırlattı.
Irak'taki Sünni Araplar ve Kürtlerin de İran-ABD çatışmasının dışında kalma eğiliminde olduğunu belirten Koç, bu nedenle Irak toplumunun önemli bir bölümünün İran'ın yürüttüğü mücadeleye doğrudan dahil olmak istemediğini savundu.
Haşdi Şabi: IŞİD'e karşı savaşın ürünü
Irak bölümünün bir diğer önemli başlığı Haşdi Şabi oldu.
Koç, Haşdi Şabi'nin IŞİD'in Irak'taki ilerleyişine karşı oluşturulduğunu ve örgütün IŞİD'e karşı mücadelede belirleyici bir rol üstlendiğini söyledi. IŞİD'in Musul başta olmak üzere önemli merkezlerde ilerlediği dönemde Haşdi Şabi'nin ortaya çıkmaması halinde Bağdat ve Erbil'in de ciddi bir tehdit altına girebileceğini savundu.
Ancak Koç, Haşdi Şabi'nin bütün unsurlarının İran'a yakın olmadığının özellikle altını çizdi.
Yapının içerisinde farklı dini ve siyasi eğilimlerin bulunduğunu belirten Koç, Ayetullah Ali Sistani'nin Necef Havzası'ndaki etkisine, Irak milliyetçisi Şii gruplara ve farklı dini çizgilere dikkat çekti.
Bu tablo, Haşdi Şabi'nin doğrudan İran'ın tek tip askeri uzantısı olarak değerlendirilmesinin Irak'ın iç siyasi yapısını anlamayı zorlaştırdığı görüşünü ortaya koyuyor.
Süleymani ve Mühendis sonrası İran'ın Irak'taki etkisi
Programda Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi el-Mühendis'in 2020'de Bağdat Havalimanı yakınlarında öldürülmesi de Irak'taki güç dengeleri açısından ele alındı.
Koç, Süleymani'yi İran'ın Ortadoğu'daki farklı direniş ve müttefik yapıları arasında koordinasyon sağlayan olağanüstü etkili bir figür olarak tanımladı. Afganistan'dan Lübnan'a uzanan geniş bir coğrafyada farklı silahlı ve siyasi aktörlerle kurulan ilişkilerde Süleymani'nin özel bir konumunun bulunduğunu belirtti.
Ebu Mehdi el-Mühendis'in ise Irak'taki İran'a yakın Şii silahlı yapıların koordinasyonunda kritik bir rol oynadığını ifade etti.
İki ismin öldürülmesinin ardından İran'ın bölgesel bağlantılarının tamamen ortadan kalkmadığını ancak eski yoğunluğunu kaybettiğini savunan Koç, Süleymani'nin yerini alan İsmail Kaani'nin aynı ölçekte bir bölgesel nüfuz ve koordinasyon kapasitesi oluşturamadığı görüşünü aktardı.
Koç, bunu bir “boru hattı” benzetmesiyle açıklayarak, sistemin hâlâ çalıştığını ancak eski yoğunluk ve akışın bulunmadığını söyledi.
Haşdi Şabi'nin Hizbullahlaşması neden zor?
İran'ın IŞİD sonrasında Haşdi Şabi'yi daha kalıcı ve Hizbullah benzeri bir siyasi-askeri yapıya dönüştürme arayışında olduğu değerlendirmesi de programda gündeme geldi.
Ancak Koç'a göre bu dönüşümün Irak'ın toplumsal ve siyasal yapısı nedeniyle Lübnan'daki kadar kolay olması mümkün değil.
Bunun temel nedenlerinden biri olarak Irak milliyetçiliğine dikkat çeken Koç, Irak'ın büyük ölçüde Arap nüfustan oluşmasının ve ülkede “Iraklılık” bilincinin bulunmasının farklı bir toplumsal bağ oluşturduğunu belirtti.
Lübnan'ın çok parçalı mezhepsel yapısıyla Irak'ın karşılaştırılmasının yanıltıcı olduğunu savunan Koç, Hizbullah'ın Lübnan devletinden daha güçlü bir siyasi-askeri aktöre dönüşmesinin Irak'ta aynı biçimde tekrarlanamayacağını ifade etti.
Mekke Anlaşması: NATO benzeri bir pakt mı?
Programın bir diğer ana başlığı Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşması oldu.
Mehmet Akif Koç, anlaşmaya Türkiye'de ve bölge medyasında yüklenen anlamların metnin somut içeriğinin önüne geçtiğini savundu.
Koç'a göre söz konusu anlaşma NATO'nun 5. maddesine benzer açık ve otomatik bir kolektif savunma mekanizması olarak değerlendirilmemeli.
Bir ülkeye yönelik saldırının diğer taraflara da yapılmış sayılacağı yönündeki yorumların anlaşmanın nasıl uygulanacağına ilişkin birçok soru doğurduğunu belirten Koç, NATO'nun kolektif savunma mekanizmasının aksine burada yükümlülüklerin sınırlarının açık biçimde ortaya konulmadığı görüşünü dile getirdi.
Bu nedenle anlaşmanın “yeni NATO”, “İslam NATO'su” veya bölgenin yeni askeri ittifakı gibi kavramlarla tanımlanmasının erken olduğunu savundu.
Suudi Arabistan neden yeni ortaklar arıyor?
Koç, Riyad'ın yeni savunma arayışının arka planında ABD'ye yönelik güvenlik beklentilerinin sorgulanmasının bulunduğunu belirtti.
İran-İsrail çatışması sırasında Suudi Arabistan'daki Amerikan askeri üslerinin hedef alınmasını hatırlatan Koç, Washington'ın İsrail'i korumaya verdiği ağırlık ile Körfez'deki müttefiklerinin korunması arasındaki farkın Arap ülkelerinde yeni arayışları tetiklediğini savundu.
Bu çerçevede Suudi Arabistan'ın önce Pakistan'la savunma işbirliği geliştirdiğini, ardından Türkiye'yi de bu çerçeveye dahil ettiğini belirten Koç, ancak söz konusu anlaşmaların bugüne kadar İran'ın Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları karşısında otomatik bir askeri müdahale mekanizması üretmediğine dikkat çekti.
Dolayısıyla yeni anlaşmanın da tek başına Suudi Arabistan'ı herhangi bir saldırıya karşı garanti altına alan NATO benzeri bir sistem oluşturduğu sonucuna varılamayacağı ifade edildi.
“Bölgedeki anlaşmalara fazla büyük anlamlar yükleniyor”
Koç, Türkiye'deki medya ve sosyal medya tartışmalarının bölgesel gelişmeleri olduğundan daha büyük gösterdiğini savundu.
“İslam NATO'su”, bölgesel savunma ittifakı veya Mekke ve Medine'nin Türk askeri tarafından korunacağı gibi iddiaların anlaşmanın somut içeriğinden kopuk olduğunu belirten Koç, bölgesel ittifakların gerçek kapasitesinin söylemlerden çok ekonomik, toplumsal ve kültürel altyapılar üzerinden ölçülmesi gerektiğini söyledi.
Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin kalıcı bir ittifaka dönüşebilmesi için siyasi liderler arasındaki görüşmelerin yanı sıra ekonomik ilişkilerin, toplumsal temasların, kültürel alışverişin ve sivil toplum bağlantılarının da gelişmesi gerektiğini ifade etti.
Koç'a göre yalnızca liderlerin bir araya gelmesi ve anlaşma imzalaması, uzun vadeli bir bölgesel ittifakın oluştuğu anlamına gelmiyor.
Türkiye aynı anda birden fazla savaş denklemine mi giriyor?
Programda Türkiye'nin bölgesel risklerinin artıp artmadığı da tartışıldı.
Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la savunma işbirliği, NATO kapsamındaki askeri yapılanmalar, Karadeniz'deki çatışmalar ve Ukrayna'ya yönelik destek politikası birlikte ele alındığında Ankara'nın birden fazla jeopolitik hatta aynı anda hareket ettiği değerlendirmesi gündeme geldi.
Koç ise Ortadoğu ile Ukrayna dosyasının birbirinden ayrılması gerektiğini savundu.
Ukrayna savaşının, Avrupa-Rusya arasındaki daha eski jeopolitik rekabetlerin devamı niteliğinde olduğunu belirten Koç, Türkiye'nin bu dosyada Avrupa hattında konumlanmasını ayrı bir jeopolitik tercih olarak değerlendirdi.
Kırım Savaşı'na atıfta bulunan Koç, 19. yüzyıldaki Rusya-Avrupa rekabeti ile bugünkü Rusya-Batı çatışması arasında bazı jeopolitik benzerlikler bulunduğunu söyledi.
Bu nedenle Türkiye'nin Ukrayna konusunda Ortadoğu'daki diğer dosyalara göre daha fazla risk alabileceği değerlendirmesini yaptı.
Türkiye'nin Ortadoğu'da doğrudan savaşa girmesi bekleniyor mu?
Koç, Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan anlaşmasının Türkiye'yi İran veya Yemen'le doğrudan askeri çatışmaya sokacak bir mekanizma olarak görülmemesi gerektiğini savundu.
“Ortak düşman” tanımının bile anlaşmanın tarafları tarafından açık biçimde kullanılmadığına dikkat çeken Koç, Türkiye'nin anlaşmayı daha çok savunma sanayii ürünleri için yeni pazarlar, bölgesel diplomatik etkinlik ve güvenlik işbirliği açısından değerlendirdiğini ifade etti.
Bu nedenle Türkiye'nin İran'la savaşmak, Yemen'e askeri birlik göndermek veya Suudi Arabistan'ı korumak amacıyla doğrudan savaşa girmek gibi bir yükümlülük altına girdiği yorumlarına mesafeli yaklaştı.
Koç'a göre anlaşmanın gerçek etkisi, önümüzdeki dönemde ortak deniz devriyeleri, istihbarat paylaşımı, savunma sanayii işbirliği ve ortak mekanizmaların kurulup kurulmayacağı üzerinden ölçülebilir.
Ortadoğu'da kalıcı ittifakların önündeki engel: Tarihsel rekabetler
Programdaki değerlendirmelerde bölge ülkelerinin ortak bir askeri blok oluşturmasını zorlaştıran tarihsel ve siyasi rekabetlere de dikkat çekildi.
Koç, Ortadoğu ülkelerinin yalnızca dini kimlikleri üzerinden aynı blok içerisinde değerlendirilmesinin yetersiz olduğunu belirtti. Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve diğer bölge ülkeleri arasında farklı ekonomik çıkarlar, tarihsel rekabetler ve jeopolitik öncelikler bulunduğunu söyledi.
Bu nedenle bugün imzalanan bir anlaşmanın yarın aynı anlamı taşımayabileceğini belirten Koç, bölgesel ilişkilerin konjonktüre bağlı olarak değişebileceği uyarısında bulundu.
İran savaşı neden Yemen'e kadar uzanıyor?
İran merkezli savaşın yalnızca İran-İsrail ve İran-ABD hattıyla sınırlı kalmadığı, Yemen'deki Husiler, Kızıldeniz, Körfez ülkeleri ve Hürmüz Boğazı'nın da aynı güvenlik denklemine dahil olduğu belirtildi.
Ancak Koç, bu aktörlerin tamamının tek merkezden hareket eden bir “direniş bloğu” şeklinde değerlendirilmesine de karşı çıktı.
İran'ın bölgesel müttefikleri üzerindeki etkisinin sürdüğünü ancak Süleymani dönemindeki kadar merkezi bir koordinasyon kapasitesinin bulunmadığını savunan Koç, savaşın farklı cephelerde farklı dinamiklerle ilerlediğini ifade etti.
Bu nedenle İran'a yönelik saldırıların Yemen'den Irak'a, Lübnan'dan Körfez'e uzanan etkilerinin doğrudan tek bir askeri komuta zinciri üzerinden okunmasının doğru olmayacağı görüşü dile getirildi.
Savaşın yeni aşaması bekleniyor
Koç, İran-ABD çatışmasının son durulma döneminin kalıcı bir ateşkes olarak görülmemesi gerektiğini savunarak yeni bir çatışma aşamasının yaşanabileceği öngörüsünde bulundu.
ABD ve İsrail'in İran üzerindeki baskıyı sürdürmekte kararlı olduğunu belirten Koç, Washington'ın İran yönetimini zayıflatma hedefinden vazgeçtiğine ilişkin bir işaret görmediğini ifade etti.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde yeniden saldırılar, müzakereler, geri çekilmeler ve yeni askeri hamlelerden oluşan dalgalı bir süreç yaşanabileceğini savundu.
“En büyük yanılgı, bugünü bütün hikâye sanmak”
Programın genelinde öne çıkan temel yaklaşım, Ortadoğu'daki gelişmelerin günlük haber akışı üzerinden değil, uzun dönemli tarihsel örüntüler üzerinden okunması gerektiği yönündeydi.
Koç, Irak ve Suriye örneklerinin geriye dönük olarak incelendiğinde, o dönem yaşanan birçok gelişmenin daha uzun bir stratejik sürecin parçaları olduğunun görülebildiğini belirtti.
1990'lı yıllarda Irak'ın aşamalı biçimde çöküşe sürüklenmesinin o günlerde tam olarak görülemediğini, 2015'te Rusya'nın Suriye'ye müdahalesinin de yıllar sonra daha anlamlı bir yere oturduğunu söyleyen Koç, İran açısından da benzer bir uzun dönemli dönüşüm yaşanabileceği uyarısında bulundu.
Bu nedenle bugünkü gelişmelerin üzerinden birkaç ay geçtikten sonra unutulabileceğini, asıl önemli olanın 10-15 yıllık eğilimleri takip etmek olduğunu vurguladı.
İran için asıl mesele: Uzun savaşa dayanabilmek
Koç'un değerlendirmesine göre İran açısından askeri çatışmanın yanı sıra ekonomik sürdürülebilirlik de belirleyici olacak.
Petrol ihracatının sınırlandırılması, yaptırımlar ve küresel enerji piyasalarındaki belirsizliklerin İran ekonomisi üzerinde uzun vadeli baskı oluşturduğunu belirten Koç, Tahran'ın önündeki en temel sorunlardan birinin ekonomik kapasitesini uzun süreli bir mücadele içerisinde koruyabilmek olduğunu ifade etti.
Bu açıdan savaşın yalnızca füzeler, hava saldırıları veya askeri üsler üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Koç, enerji ticareti, petrol gelirleri, finansal yaptırımlar ve Hürmüz Boğazı'nın geleceğinin savaşın sonucunu belirleyecek temel unsurlar arasında bulunduğunu savundu.
Sonuç: Savaşın sonundan çok, yeni biçimine bakmak
Çağlar Tekin'in moderasyonunda Mehmet Akif Koç'un yaptığı değerlendirmeler, Ortadoğu'daki mevcut tabloyu tek bir anlaşma veya birkaç günlük çatışmasızlık üzerinden açıklamanın yetersiz olduğunu ortaya koyuyor.
İran'a yönelik saldırılarla başlayan süreç, Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji piyasalarını, Irak ve Yemen'deki silahlı aktörleri, Körfez ülkelerinin güvenlik arayışlarını ve Türkiye'nin NATO ile bölgesel ilişkilerini aynı denklemde buluşturuyor.
Bu tabloda Mekke Anlaşması'nın bölgesel güvenlik mimarisini kökten değiştiren yeni bir askeri blok olup olmadığı ise henüz netleşmiş değil. Anlaşmanın gerçek ağırlığı, önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak somut askeri, istihbarati ve ekonomik işbirlikleriyle ölçülecek.
Asıl kritik soru ise savaşın bugün durup durmayacağından çok daha uzun vadeli: İran'a yönelik savaş, Ortadoğu'daki mevcut güç dengelerini değiştirecek 10-15 yıllık bir dönüşümün başlangıcı mı?
Programdaki değerlendirmelerin işaret ettiği temel risk de burada ortaya çıkıyor. Günlük diplomatik açıklamalar, geçici ateşkesler ve yeni anlaşmalar hızla gündemden düşebilir. Ancak İran, İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, Yemen, Irak ve Türkiye'nin içinde bulunduğu jeopolitik mücadele kalıcı hale gelirse, bugün yaşananlar çok daha uzun bir bölgesel dönüşümün ilk aşaması olarak okunabilir.
Programın tamamını izlemek için tıklayın
Haber Merkezi