“İran savaşı kısa sürede bitmiş görünmüyor”
Yeryüzü TV’de Çağlar Tekin’in sorularını yanıtlayan Emir Asnaş, İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşın geleceğine ilişkin değerlendirmesinde, Washington’ın savaşın başındaki “kısa sürede sonuç alma” beklentisinin gerçekleşmediğini söyledi.
Asnaş’a göre savaşın bugün geldiği aşamada ABD açısından temel sorunlardan biri, İran karşısında nasıl bir çıkış yolu bulunacağı. Hürmüz Boğazı’nın açılması konusunda İran’a yönelik baskıların da bu arayışın bir parçası olduğunu belirten Asnaş, İran’ın ise özellikle Hürmüz Boğazı ve Lübnan konusunda geri adım atma eğiliminde olmadığını ifade etti.
Asnaş, savaşın yalnızca son dönemde yaşanan çatışmalardan ibaret görülmemesi gerektiğini, ABD ve İsrail’in 2000’li yılların başından bu yana Ortadoğu’nun siyasi ve güvenlik haritasını dönüştürmeye yönelik adımlar attığını savundu.
Bu çerçevede Suriye’deki yönetim değişikliğini de söz konusu uzun vadeli dönüşümün en önemli hamlelerinden biri olarak değerlendiren Asnaş, İran savaşının bu sürecin yeni bir aşaması olduğunu söyledi.
İran’da savaş bürokrasisinde değişim
Asnaş, İran tarafında son dönemde yaşanan askeri ve bürokratik değişikliklere de dikkat çekti.
İran’ın savaş yönetiminde Devrim Muhafızları ve güvenlik bürokrasisinin ağırlığının arttığını belirten Asnaş, Devrim Rehberi makamının da savaş yönetimindeki etkisini daha belirgin biçimde ortaya koyduğunu söyledi.
Bu değişiklikleri İran’ın savaşın sona erdirilmesine yönelik bir geri adım hazırlığı olarak görmediğini belirten Asnaş, aksine yeni bir ABD-İsrail saldırısı ihtimalinin İran tarafından da hesaba katıldığını ifade etti.
Asnaş’ın değerlendirmesine göre İran’ın önündeki iki temel başlık Hürmüz Boğazı’nın statüsü ve Lübnan meselesi olmaya devam ediyor.
Hürmüz Boğazı savaşın kilit noktalarından biri
Programda Hürmüz Boğazı'nın savaşın geleceği açısından taşıdığı stratejik önem de ele alındı.
Asnaş, İran tarafında bazı yetkililerin Hürmüz Boğazı'nın açılmayacağı ve ABD’nin savaş nedeniyle tazminat ödemesi gerektiği yönündeki açıklamalarının, Tahran’ın müzakere masasında geri adım atmadığını gösterdiğini savundu.
ABD'nin ise savaş sırasında önemli miktarda mühimmat tüketmiş olabileceğine ilişkin haberlerin de savaşın boyutunu gösterdiğini belirten Asnaş, ABD silah üreticilerinin üretim kapasitelerini artırmaları yönündeki hazırlıkların yeni bir çatışma ihtimalini gündemde tuttuğunu söyledi.
Programda ayrıca Wall Street Journal kaynaklı değerlendirmelere atıfla, İran’ın savaş sırasında çok sayıda füze ve insansız hava aracı kullanarak bölgedeki ABD ve İsrail bağlantılı hedefleri vurduğu yönündeki bilgiler gündeme getirildi.
Asnaş, söz konusu tablonun savaşın yalnızca İran topraklarıyla sınırlı olmadığını, Körfez ülkeleri, Ürdün ve İsrail’i kapsayan geniş bir coğrafyada yürütüldüğünü ortaya koyduğunu belirtti.
“ABD ve İsrail açısından bir çıkış sorunu var”
Asnaş’a göre savaşın bundan sonraki aşamasında asıl soru İran’ın ne yapacağından çok, ABD ve İsrail’in bu savaştan nasıl çıkacağı.
İran'da geri adım atma eğiliminin güçlü olmadığını, toplumda da direnme eğiliminin sürdüğünü belirten Asnaş, bu nedenle Washington açısından yeni bir anlaşmaya ulaşmanın kolay görünmediğini ifade etti.
İran’ın savaşın sona erdirilmesi için el konulan yüz milyarlarca dolarlık varlığının serbest bırakılması gibi talepler ortaya koymasının ise müzakere pozisyonunu yüksekten kurma çabası olarak okunabileceğini söyledi.
Asnaş, ABD'nin daha önce yaptığı bir anlaşmadan geri çekilmesinin ardından aynı çerçeveye yeniden dönmesinin Washington açısından siyasi bir yenilgiyi kabul etmek anlamına gelebileceğini savundu.
Bu nedenle bölgede “uzlaşmadan çok kilitlenme” halinin öne çıktığını belirtti.
Mekke Anlaşması: Yeni bir Sünni güvenlik bloku mu?
Programın önemli başlıklarından biri de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması oldu.
Asnaş, anlaşmanın yalnızca askeri işbirliği çerçevesinde değerlendirilmemesi gerektiğini savundu. Mekke'nin seçilmesinin de sembolik bir anlam taşıdığını belirten Asnaş, anlaşmanın İslam dünyası içerisinde İran merkezli Şii siyasi eksene karşı yeni bir Sünni güvenlik hattı oluşturma arayışının parçası olarak okunabileceğini söyledi.
Asnaş'a göre Türkiye'nin son dönemde Rusya ve İran'la birlikte yürüttüğü Astana formatından uzaklaşarak NATO ve ABD eksenine daha fazla yaklaşması, Mekke Anlaşması'nın değerlendirilmesi gereken önemli arka planlardan biri.
Türkiye'nin Suriye'deki gelişmeler sonrasında dış politika çizgisinde yaşadığı değişimin, Mekke Anlaşması ile birlikte daha görünür hale geldiğini belirten Asnaş, anlaşmanın yalnızca Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki askeri işbirliği olarak görülmesinin eksik kalacağını ifade etti.
Suudi Arabistan açısından ise anlaşma, ABD'nin bölgedeki güvenlik sistemine duyulan güvenin zayıflamasıyla bağlantılı yeni bir arayışın işareti olarak değerlendirildi.
Asnaş, İran savaşı sırasında Körfez ülkelerinin yaşadığı güvenlik sorunlarının, Riyad'ı kendi güvenlik mimarisini yeniden düşünmeye zorladığını savundu.
Irak: İşgalden 23 yıl sonra hâlâ bağımsız bir devlet tartışması
Programın ikinci büyük başlığı Irak oldu.
Asnaş, 2003 ABD işgalinden bu yana Irak'ın siyasi, askeri ve ekonomik açıdan istikrarlı bir devlet yapısı oluşturamadığını belirtti.
Irak'ın mevcut siyasi sisteminin önemli ölçüde ABD işgali döneminde oluşturulduğunu söyleyen Asnaş, anayasal yapının dahi ABD'nin Irak'taki işgal yönetiminin başındaki Paul Bremer döneminde şekillendirildiğine dikkat çekti.
Bu sistemde cumhurbaşkanlığının Kürtlere, meclis başkanlığının Sünni Araplara, başbakanlığın ise Şii Araplara bırakıldığı fiili bir kota sisteminin oluştuğunu belirten Asnaş, bu yapının Irak'ta hükümet kurma süreçlerini sürekli bir pazarlığa dönüştürdüğünü söyledi.
Bakanlıklar, güvenlik kurumları ve üst düzey devlet görevlerinin de bu siyasi paylaşım mekanizmasının parçası olduğunu belirten Asnaş, hükümetlerin kurulmasının aylar hatta yıllar süren pazarlıklara dönüşmesinin Irak'ın temel sorunlarından biri olduğunu ifade etti.
“Amerika istemiyorsa seçimin anlamı kalmıyor”
Irak'taki son hükümet krizini de bu çerçevede değerlendiren Asnaş, parlamentoda ortaya çıkan siyasi iradenin ABD'nin müdahalesiyle sınırlandığını savundu.
ABD Başkanı Donald Trump'ın bazı siyasi isimlerin başbakan olmasına karşı çıkmasının, Irak'taki seçimlerin bağımsızlığı konusundaki tartışmayı yeniden gündeme getirdiğini belirten Asnaş, “Amerika'nın işine geliyorsa seçimin anlamı var, gelmiyorsa yok” anlayışının ortaya çıktığını savundu.
Bu durumun Irak'ın egemenliği açısından ciddi bir sorun olduğunu ifade eden Asnaş, ekonomik bağımlılığın da siyasi bağımlılığı güçlendirdiğini söyledi.
Irak'ın petrol gelirlerinin ABD finans sistemi üzerinden kontrol edilmesini, Bağdat'ın ekonomik egemenliğini sınırlayan mekanizmalardan biri olarak değerlendirdi.
Irak'ın temel açmazı: Ordu neden kurulamıyor?
Programda Irak'ın askeri yapısı da ayrıntılı biçimde ele alındı.
Asnaş, 2003 işgalinin ardından Irak ordusunun dağıtılmasının devletin temel güvenlik mekanizmasını ortadan kaldırdığını söyledi.
Irak'ın bugün hâlâ güçlü ve bütünlüklü bir orduya sahip olmamasının, ülkenin güvenlik sorunlarının temel nedenlerinden biri olduğunu belirten Asnaş, özellikle hava gücü ve hava savunması açısından Irak'ın ciddi zaaflar taşıdığını ifade etti.
IŞİD'in Irak'ta ilerlediği dönemde Irak ordusunun bazı bölgelerde direnmeden geri çekilmesine karşılık Haşdi Şabi'nin sahaya çıktığını hatırlatan Asnaş, bu oluşumun Irak'taki güvenlik boşluğunun sonucu olarak ortaya çıktığını söyledi.
Asnaş, Haşdi Şabi'nin bugün merkezi devlet yapısı içerisine daha fazla entegre edilmek istenmesinin arkasında da bu tarihsel gerçekliğin bulunduğunu belirtti.
“Bir ülkede tek ordu olmalı ama ordu yoksa ne olacak?”
Asnaş, devlet dışı silahlı yapıların varlığının modern devlet anlayışı açısından sorun oluşturduğunu kabul etmekle birlikte, Irak örneğinde sorunun yalnızca Haşdi Şabi üzerinden okunamayacağını söyledi.
Kuzey Irak'taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi bünyesinde Barzani ve Talabani çizgisindeki ayrı peşmerge yapılanmalarının bulunduğuna dikkat çeken Asnaş, Irak'ta merkezi devletin dışında kalan silahlı yapıların yalnızca Haşdi Şabi'den ibaret olmadığını belirtti.
Bu nedenle “tek ordu” çağrısının bütün silahlı yapılara eşit uygulanması gerektiğini savunan Asnaş, özellikle Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ndeki silahlı yapıların merkezi devlet mekanizmasına entegrasyonu konusunda da aynı ölçünün uygulanması gerektiğini söyledi.
Haşdi Şabi tartışması: Tasfiye mi, entegrasyon mu?
Programda ABD ve Suudi Arabistan tarafından gerçekleştirildiği belirtilen Haşdi Şabi saldırısı ve sonrasında yaşanan gelişmeler de gündeme geldi.
Asnaş, Haşdi Şabi'nin tamamen tasfiye edilmesi yerine Irak ordusu içerisinde daha sıkı bir entegrasyona tabi tutulmasının olası senaryolardan biri olduğunu söyledi.
Ancak bunun Irak'ın temel yapısal sorunlarını çözmeyeceğini vurgulayan Asnaş, ülkede enerji, elektrik, altyapı, yolsuzluk ve ekonomik bağımlılık sorunlarının 2003'ten bu yana devam ettiğine dikkat çekti.
Dünyanın en önemli petrol rezervlerinden birine sahip Irak'ın hâlâ elektrik ihtiyacının bir bölümünü İran'dan karşılamak zorunda kalmasını “kabul edilemez” bir tablo olarak değerlendirdi.
Lübnan'da anlaşma var, çözüm yok
Programın bir diğer kritik başlığı Lübnan oldu.
Asnaş, İran ile ABD arasında yapılan mutabakatın Lübnan'la ilgili hükümlerinin daha sonra ABD, İsrail ve Lübnan arasında yapılan yeni düzenlemelerle fiilen aşındırıldığını savundu.
İsrail'in Lübnan topraklarındaki işgalinin sona erdirilmesinin İran tarafının temel taleplerinden biri olduğunu belirten Asnaş, buna rağmen İsrail'in işgal ettiği bazı bölgelerden çekilmediğini söyledi.
ABD'nin daha sonra Lübnan hükümetiyle yaptığı düzenlemenin ise hukuki açıdan henüz tamamlanmış bir uluslararası anlaşma niteliği kazanmadığını belirtti.
Anlaşmanın Lübnan Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilmesi ve parlamentodan geçmesi gerektiğini söyleyen Asnaş, özellikle Hizbullah ve Emel hareketiyle bağlantılı siyasi yapıların bulunduğu mevcut parlamento aritmetiğinde bunun son derece zor olduğunu savundu.
Bu nedenle Lübnan'daki anlaşmanın siyasi açıdan önemli olmakla birlikte hukuken henüz uygulanabilir bir aşamaya ulaşmadığını belirtti.
“ABD'nin Lübnan'daki kilidi açacak gücü sınırlı”
Asnaş'a göre Washington'ın önündeki temel sorunlardan biri de İsrail'in siyasi sistem üzerindeki etkisi.
ABD'nin Lübnan'da anlaşmayı kabul ettirecek siyasi güce sahip olup olmadığı konusunda şüphelerini dile getiren Asnaş, Washington'ın bir yandan Lübnan hükümetini ikna etmeye, diğer yandan Netanyahu yönetiminin taleplerini sınırlamaya çalıştığını ancak iki taraf arasında sıkıştığını söyledi.
Bu nedenle Lübnan'daki mevcut tıkanmanın kısa vadede aşılmasının zor olduğunu belirtti.
“Colani seçeneği” Lübnan'da yeni savaş ihtimalini gündemde tutuyor
Programda Suriye'deki yeni yönetimin Lübnan'a müdahale ihtimali de tartışıldı.
Asnaş, uzun süredir ABD Başkanı Donald Trump tarafından Suriye'deki yeni yönetimin başındaki Ahmed el-Şara'nın Lübnan'daki Hizbullah'a karşı kullanılabileceğine ilişkin mesajların gündeme getirildiğini belirtti.
Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde Suriye'deki yeni yönetimin Hizbullah'a karşı bir savaşa sürüklenmesinin bölgedeki dengeleri daha da karmaşık hale getireceğini savunan Asnaş, böyle bir operasyonun Suriye'nin kendi içerisinde de yeni çatışmalara yol açabileceği uyarısında bulundu.
İsrail'in de bu senaryoya temkinli yaklaştığını belirten Asnaş, Tel Aviv'in Hizbullah'a karşı Suriye'deki güçlerin kullanılması halinde ortaya çıkabilecek sonuçları hesapladığını söyledi.
İsrail açısından mevcut durumda hava saldırılarıyla Hizbullah'a yönelik operasyonlarını sürdürebilmenin daha düşük riskli olduğunu belirten Asnaş, Suriye'deki güçlerin Lübnan'a girmesinin kontrol edilemeyen yeni bir güvenlik sorunu yaratabileceğini ifade etti.
Suriye: İsrail'in kontrol ettiği alan ile yeni yönetimin sınırları
Asnaş, Suriye'deki gelişmelerin Lübnan ve İran savaşından bağımsız ele alınamayacağını belirtti.
Suriye'de yeni yönetimin oluşturulmasının ardından İsrail'in Şam çevresine kadar ilerlediğini ve yeni yönetimin İsrail'e karşı ciddi bir askeri direnç ortaya koyamadığını savunan Asnaş, bunun yalnızca askeri kapasiteyle açıklanamayacağını söyledi.
Asnaş'a göre burada ideolojik ve siyasi bir farklılık da bulunuyor.
Irak ve Suriye'de merkezi orduların dağıtılmasının devlet kapasitesini zayıflattığını belirten Asnaş, Ortadoğu'da ordunun ortadan kaldırılmasının doğrudan devlet mekanizmasının zayıflatılması anlamına geldiğini savundu.
Bu nedenle Irak ve Suriye'deki gelişmelerin ortak bir stratejik çerçeve içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Türkiye'nin açılım süreci Suriye'den bağımsız değil
Programın son bölümünde Türkiye'nin iç siyaseti ile Suriye'deki gelişmeler arasındaki bağlantı ele alındı.
Asnaş, Türkiye'deki “açılım” sürecinin Suriye'deki gelişmelerden bağımsız değerlendirilemeyeceğini savundu.
Bu ilişkinin başlangıcı açısından 2024 yılının Ekim ayına dikkat çeken Asnaş, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin TBMM'deki konuşmalarının ardından bölgede önemli gelişmeler yaşandığını belirtti.
Bahçeli'nin Ekim 2024'te yaptığı çağrının hemen ardından ABD'de Biden-Trump görüşmesinin gerçekleştiğini, daha sonra İsrail istihbaratının üst düzey bir yetkilisinin Türkiye'ye geldiğini ve 27 Kasım 2024'te Suriye'de yeni operasyon sürecinin başladığını hatırlattı.
8 Aralık 2024'te Suriye'deki yönetimin değişmesiyle sonuçlanan sürecin, Türkiye'deki siyasi gelişmelerle birlikte okunması gerektiğini söyleyen Asnaş, “Türkiye'deki açılım ile Suriye'deki gelişme birebir ilişkili” değerlendirmesinde bulundu.
SDG'nin entegrasyonu ve Suriye'deki yeni denge
Asnaş, Suriye Demokratik Güçleri'nin yeni Suriye yapılanmasına entegrasyonu konusunda son dönemde yaşanan gelişmelerin de bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
SDG içerisinden bazı isimlerin Suriye'deki yeni askeri ve siyasi yapılarda görev almaya başlamasını, taraflar arasında bir uzlaşma arayışının göstergesi olarak değerlendiren Asnaş, entegrasyon sürecinin halen devam ettiğini belirtti.
Buna karşılık Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu içerisindeki bazı komutanların görevlerinden alınmasının da aynı sürecin başka bir ayağı olabileceğini savundu.
Asnaş, Türkiye'ye yakınlığıyla bilinen bazı silahlı grup komutanlarının görevden alınmasını, Suriye'deki yeni merkezi yapılanmanın silahlı grupları yeniden düzenleme çabasının parçası olarak değerlendirdi.
Bu süreçte Türkiye'nin rızası olmadan önemli bir siyasi ve askeri yeniden yapılanmanın gerçekleşmesinin zor olduğunu belirten Asnaş, Ankara'nın Suriye'deki gelişmeler üzerinde etkisini koruduğunu söyledi.
“Türkiye'nin Suriye politikasını Ortadoğu'daki yeni denklemden ayrı düşünemeyiz”
Programın son bölümündeki değerlendirmesinde Asnaş, Türkiye'nin Suriye, Irak, Lübnan ve İran politikalarının aynı bölgesel denklem içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.
Türkiye'nin son dönemde ABD ve NATO ile daha yakın bir çizgiye gelmesinin, Suriye'deki gelişmelerle birlikte okunması gerektiğini belirten Asnaş, Ankara'nın hem Suriye'deki Kürt yapılanmasıyla hem de bölgedeki silahlı gruplarla ilgili yeni bir denge arayışında olduğunu savundu.
Bu bağlamda SDG'nin merkezi Suriye ordusuna entegrasyonu ile Türkiye destekli silahlı grupların yeniden yapılandırılması arasında karşılıklı bir pazarlık bulunduğu değerlendirmesini yapan Asnaş, Suriye'deki yeni yapının Türkiye'nin güvenlik kaygıları ile ABD'nin bölgesel hedeflerinin kesiştiği bir noktada şekillendiğini söyledi.
Asnaş'a göre Türkiye'nin bölgede attığı adımlar yalnızca Ankara'nın kendi güvenlik hesapları üzerinden açıklanamaz. Mekke Anlaşması, Suriye'deki yeni yönetim, Irak'taki siyasi yapı ve Lübnan'daki Hizbullah baskısı birlikte ele alındığında Türkiye'nin daha geniş bir bölgesel güvenlik mimarisinin parçası haline geldiği görülüyor.
Ortadoğu'da yeni dönem: Savaşın ötesinde güvenlik mimarisi yeniden kuruluyor
Yeryüzü TV'deki programın genel çerçevesinde ortaya çıkan tablo, İran savaşıyla başlayan sürecin yalnızca İran-ABD-İsrail çatışması olmadığını ortaya koyuyor.
Hürmüz Boğazı'ndan Körfez ülkelerine, Irak'tan Lübnan'a, Suriye'den Türkiye'ye uzanan gelişmeler, bölgenin güvenlik mimarisinin yeniden şekillendirildiğine işaret ediyor.
Emir Asnaş'ın değerlendirmelerine göre ABD ve İsrail açısından temel hedeflerden biri, bölgedeki bağımsız hareket kapasitesine sahip silahlı yapıların etkisini azaltmak ve devletlerin güvenlik mekanizmalarını merkezi yapılara bağlamak.
Ancak Irak ve Suriye örnekleri, orduların dağıtılması ve devlet kapasitesinin zayıflatılmasının tersine sonuçlar da yaratabildiğini gösteriyor.
Lübnan'da Hizbullah, Irak'ta Haşdi Şabi ve Suriye'de SDG gibi silahlı yapıların geleceği bu nedenle yalnızca askeri değil, siyasi bir mesele haline geliyor.
Mekke Anlaşması ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın bölgesel güvenlik denkleminde daha görünür hale geldiği yeni bir dönemin işareti olarak öne çıkıyor.
İran'ın geri adım atmaması, ABD'nin savaşın maliyetleriyle karşı karşıya kalması, İsrail'in Lübnan ve Suriye'deki hedefleri ile Türkiye'nin Suriye ve Irak'taki artan rolü bir arada değerlendirildiğinde, bölgedeki mevcut kilitlenmenin kısa vadede aşılması kolay görünmüyor.
Programın tamamını izlemek için tıklayın
Kaynak:Haber Merkezi