Frankenstein, yönetmenliğini ve senaristliğini Guillermo del Toro’nun üstlendiği, Mary Shelley’nin 1818 tarihli klasik romanından uyarlanan, 2025 yapımı ABD filmi. Gotik atmosferi, bilim kurgu ve korku unsurlarını dramayla birleştiren filmin başrollerinde Oscar Isaac, Jacob Elordi ve Mia Goth yer alıyor.
Frankenstein; narsistik özellikler taşıyan, tıpta oldukça yetkin, alışılmışın dışında fikir ve ideallere sahip bir doktordur. Ancak onun ruh halini ve ölüm karşısındaki takıntısını anlayabilmek için geçmişine dönmek gerekir.
Babası da doktor olan Frankenstein’ın çocukluğuna baktığımızda, annesine son derece düşkün bir çocuk olduğunu görürüz. Buna karşılık babası sert, otoriter ve sevgisini göstermekte zorlanan bir karakterdir. Filmin başında Frankenstein’ın annesi hamilelik sırasında hayatını kaybeder. Bu ölüm, Victor’un hayatındaki en önemli kırılma noktalarından biri olur.
Victor, annesinin ölümünden babasını sorumlu tutmaya başlar. Özellikle babasının annesini hayatta tutmak için yeterince çaba göstermediğine inanması, onda babasına karşı derin bir öfke ve suçlama duygusu yaratır. Bu nedenle Victor’un ilerleyen yıllarda ölümü yenme ve insan bedeninin sınırlarını aşma arzusu, yalnızca bilimsel merakla değil, annesini kaybetmenin yarattığı travmayla da ilişkilendirilebilir.
Frankenstein ne kadar sert ve otoriter bir baba figürüyle büyümüşse, kardeşi William’a karşı bir o kadar merhametli ve sevgi dolu davranmaktadır. Bu durum, Victor’un yaşadığı çocukluk travmalarının ve özellikle annesini kaybetmesinin, ilerleyen yıllarda daha hırçın, kontrolcü ve egoist bir karaktere dönüşmesinde etkili olduğunu düşündürür.
Ancak Victor’u yalnızca bencil ve acımasız bir karakter olarak değerlendirmek de haksızlık olur. Kardeşi William’a karşı gösterdiği sevgi ve merhamet, onun hâlâ güçlü bir insani yönünün bulunduğunu gösterir. Yani Victor’un içinde hem sevgi kurabilen hem de yaşadığı kayıpların ve takıntılarının etkisiyle giderek daha hırslı ve benmerkezci bir karaktere dönüşen iki farklı taraf vardır.
Frankenstein’ın en büyük amacı, ölümün sınırlarını aşarak yeni bir hayat yaratmaktır. Bu çılgın projesini gerçekleştirebilmek için maddi desteğe ihtiyaç duyar ve sonunda kendisine bir sponsor bulur. Ardından, ölü bedenlerden ve onların parçalarından yararlanarak yeni bir canlı yaratma çalışmalarına başlar.
Bu bölüm, filmin görsel açıdan en rahatsız edici ancak aynı zamanda en etkileyici kısımlarından biridir. Frankenstein sonunda yıllardır peşinden koştuğu hayalini gerçekleştirir ve yeni bir canlı yaratır. Bu başarı, başlangıçta onun için büyük bir mutluluk ve gurur kaynağıdır. Ancak çok geçmeden yarattığı varlığın kendi kontrolünde olmadığını fark eder.
Burada filmin önemli kırılma noktalarından biri ortaya çıkar: Frankenstein için büyük bir bilimsel başarı olan şey, yarattığı canlı açısından bir hayatın başlangıcıdır. Victor kendi hayalinin gerçekleşmesine odaklanırken, yarattığı varlığın ne yaşayacağını ve nasıl hissedeceğini hesaba katmaz.
Filmin en çarpıcı noktalarından biri, Frankenstein’ın yarattığı varlığın da duygularının, ihtiyaçlarının ve sevme kapasitesinin olmasıdır. Bu noktada ister istemez şu soruyu sormaya başlıyoruz: Asıl canavar kimdir; yaratılan mı, yoksa onu yaratan ve sonrasında terk eden kişi mi?
Film, ölüm kavramına da farklı bir açıdan yaklaşıyor. Bazen insan için ölüm bir kurtuluş olabilirken, Frankenstein’ın yarattığı varlıktan bu kurtuluş da esirgenmiştir. O, hayatta kalmaya ve insanların kendisine bir ucube olarak bakmasına rağmen yaşamını sürdürmeye mahkûm edilir. Üstelik kendisini yaratan kişi tarafından bile kabul edilmez.
Ancak bütün bunlara rağmen yaratığın içinde zaman zaman sevgiye, merhamete ve insanlarla bağ kurma arzusuna dair olumlu gelişmeler görürüz. Bu da onun doğuştan kötü ya da canavar olmadığını; yaşadıkları ve insanların ona karşı tutumlarının, onu zamanla nasıl şekillendirdiğini düşündürür.
Sonuç olarak Frankenstein benim için sadece bir canavar yaratma hikâyesi değildi. Film ilerledikçe aslında canavar dediğimiz kişinin gerçekten canavar olup olmadığını sorgulamaya başlıyoruz. Frankenstein’ın yaşadığı kayıplar, hırsları ve yarattığı varlığın sorumluluğunu almak yerine ondan uzaklaşması, hikâyeyi çok daha insani bir noktaya taşıyor. Görsel olarak oldukça etkileyici, yer yer rahatsız edici ama bir o kadar da düşündürücü bir film olmuş. Çok kusursuz bulduğum bir film değil; bazı yerlerde temposu beni biraz yordu. Ama bittikten sonra insanda “Asıl canavar kimdi?” sorusunu bırakması, bence filmin en başarılı tarafı.
Not: Yazının görseli hazırlanırken yapay zekanın yararlanılmıştır.