“Bu kitap aslında hiç yayımlanmamış olmalıydı.” Kaan Önal, kitabın önsözüne bu çarpıcı cümleyle başlar. Nilgün Marmara’nın eşi olan Önal, şairin ölümünün ardından ortaya atılan çeşitli iddiaların ve spekülasyonların da merkezinde yer almıştır. Kamuoyunda zaman zaman Marmara’nın intiharından dolaylı biçimde sorumlu tutulmuş, onu anlamayan ve ilgisiz bir eş olarak resmedilmiştir. Oysa Nilgün Marmara’nın özellikle günlüklerinde ve notlarında kullandığı dil çoğu zaman kapalı, çağrışımsal ve simgeseldir. Bu nedenle, şairin eşine yönelik ifadelerini değerlendirirken metnin sembolik katmanlarını da göz önünde bulundurmak gerekir. Kaan Önal, önsözde bir yandan kendisine yöneltilen bu iddialara yanıt verirken, diğer yandan söz konusu defterlerin neden yayımlanmaması gerektiğini düşündüğünü de açıklamaktadır.
Nilgün Marmara’nın kitabın son sayfalarında yer alan veda mektubunda, daktiloya çekilmiş şiirlerinin yayımlanmasını istediği görülür; ancak defterleriyle ilgili açık bir vasiyeti bulunmamaktadır. Kaan Önal’ın önsözde aktardığına göre, bu defterler daha sonra Nilgün Marmara’nın annesinden alınarak Gülseren İnal’ın eline geçmiş ve uzun yıllar iade edilmemiştir. Söz konusu metinler daha sonra Kırmızı Kahverengi Defter adıyla yayımlanmıştır.
Önal, önsözde Gülseren İnal’ın bu defterleri zamanla kendi çalışma alanının bir parçası hâline getirdiğini, sayfalar üzerine çeşitli notlar aldığını ve kimi işaretlemeler yaptığını da öne sürer. Bunun yanında, yayımlanan seçkide Nilgün Marmara’nın Libya’daki yaşamına ilişkin notların büyük ölçüde dışarıda bırakıldığını belirtir. Önal’ın iddiasına göre ortaya çıkan metin, defterlerin bütününü yansıtan eksiksiz bir yayım değil; seçilmiş, eksiltilmiş ve yer yer müdahaleye uğramış bir baskıdır.
Bu kitapta ise defter sayfaları dijital olarak düzenlenmiş, sonradan eklenen notlar ve müdahaleler ayıklanarak özgün metne mümkün olduğunca yaklaşılmaya çalışılmıştır. Bu yönüyle eser, Nilgün Marmara’nın yaşamına ve düşünce dünyasına daha doğrudan ve daha güvenilir bir tanıklık sunma iddiasındadır.
Nilgün Marmara’nın defterleri, Libya’da geçirdiği günlerle başlar. Bu ilk sayfalar, şairin o dönemki yaşamına ve ruh hâline dair önemli ipuçları sunar. Defterlerin özgün hâllerine mümkün olduğunca sadık biçimde yayımlanması da Marmara’nın yaşamına ilişkin daha sağlıklı değerlendirmeler yapabilmemize olanak tanımaktadır.
Metinlerde Libya’daki gündelik yaşamına, çevresindeki insanlara bakışına ve dostlarına yazdığı mektuplara yer verilir. Bu notlardan, Libya’daki yaşamın ona iyi gelmediği, kendisini sıkışmış hissettiği ve bir an önce İstanbul’a dönmek istediği anlaşılmaktadır. Ancak eşinin iş koşulları ve birlikte kalma isteği nedeniyle bu dönüşün kolay gerçekleşmediği de görülür.
Mektupların sonunda kendisini “durgun hayat kadını Nilgün” olarak tanımlaması, Libya yıllarındaki ruh hâlini anlamak açısından dikkat çekicidir. Kültürel olarak daha muhafazakâr ve kapalı bir çevrede yaşaması, hareket alanının kısıtlanması ve alışık olduğu entelektüel ortamdan uzak kalması, metinlere yansıyan bunaltı duygusunu açıklayan unsurlar arasında değerlendirilebilir. Bu nedenle Libya dönemi, Nilgün Marmara’nın psikolojisini ve yazı dünyasını etkileyen önemli kırılma noktalarından biri olarak okunabilir.
Defterlerin ilerleyen sayfalarında Nilgün Marmara’nın okuduğu kitaplara ilişkin notları, çeşitli yazarlar üzerine değerlendirmeleri, alıntıları ve düşünce parçalarıyla karşılaşırız. Bu metinler, yalnızca edebî ilgilerini değil, aynı zamanda hayata, sanata ve insana dair bakış açısını da görünür kılar.
Marmara, düşüncelerini burada da kendine özgü, yoğun çağrışımlarla örülü ve yer yer sembolik bir dille ifade etmektedir. Bu nedenle metinleri okurken ifadeleri doğrudan ve tek katmanlı anlamlarıyla değerlendirmek yerine, altında yatan imgesel ve düşünsel yapıyı da göz önünde bulundurmak gerekir. Aksi hâlde, bağlamından koparılan cümleler ve sembolik anlatımlar yanlış yorumlamalara açık hâle gelebilir.
Defterler, bu yönüyle yalnızca bir günlük ya da notlar bütünü değil; Nilgün Marmara’nın zihinsel dünyasına, okuma serüvenine ve varoluşsal sorgulamalarına açılan önemli bir kapı niteliğindedir.
Sonuç olarak bu defterler, Nilgün Marmara’nın yaşamına ve düşünce dünyasına daha yakından bakabilmemizi sağlayan önemli metinlerdir. Ancak bu metinleri okurken yazarın sembolik, çağrışımsal ve çok katmanlı anlatımını göz önünde bulundurmak gerekir. Aksi hâlde, bağlamından koparılan ifadeler yanlış yorumlara yol açabilir. Tüm eksiklikleri ve tartışmalarıyla birlikte bu defterler, Nilgün Marmara’yı yalnızca trajik sonuyla değil, okuyan, düşünen ve üreten bir yazar olarak da görmemize imkân tanımaktadır.