Daron Acemoğlu’na neden itibar suikastı düzenlendi?

The Economist’in Nobel ödüllü iktisatçıyı hedef alan yazısı, Acemoğlu’nun liberal demokrasinin işçi sınıfını dışlayarak ayakta kalamayacağını savunduğu yeni kitabıyla aynı günlerde yayımlandı. Tartışma yalnızca bir iktisatçının akademik itibarıyla değil, liberalizmin teknoloji, emek ve demokrasi karşısında hangi yolu seçeceğiyle ilgili.

EKONOMİ - 23-08-2026 11:15

Dünyanın önde gelen iktisatçılarından Daron Acemoğlu’na neden itibar suikastı denebilecek bir saldırı düzenlendi? Acemoğlu, The Economist’e nasıl yanıt verdi? Daha önemlisi, bu kavganın tam da şimdi çıkması bize ne anlatıyor?

Tartışmanın iki tarafı da liberal düşünce dünyasının içinden geliyor. Bir tarafta serbest piyasanın, küreselleşmenin ve teknolojik ilerlemenin en etkili savunucularından The Economist; diğer tarafta piyasa ekonomisini reddetmeyen ancak piyasanın güçlü kurumlar, demokratik denetim ve emekçi kesimlerin siyasal gücü olmadan ortak refah üretemeyeceğini savunan Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu var.

Bu nedenle yaşananları yalnızca bir derginin bir akademisyeni eleştirmesi olarak okumak yetersiz kalır. Asıl kavga, liberalizmin kendi içindeki kırılma hattında yaşanıyor: Liberal demokrasi sermayenin ve teknoloji şirketlerinin öncelikleriyle mi yoluna devam edecek, yoksa işçi sınıfını yeniden siyasal ve ekonomik düzenin kurucu unsurlarından biri hâline mi getirecek?

The Economist ne yaptı?

The Economist, 17 Ağustos’ta “Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı biçimde ikna edici değil” başlıklı imzasız bir makale yayımladı.

The Economist’in yazılarını imzasız yayımlaması yeni veya sıra dışı değil. Derginin geleneksel yayın anlayışında bu tercih, metnin tek bir yazarın kişisel görüşünden ziyade yayın kurulunun kurumsal yaklaşımını temsil ediyor. Ancak konu 33 yıllık akademik kariyeri bulunan, en çok atıf alan iktisatçılar arasında yer alan ve 2024 Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazanmış bir isim olunca imzasızlık, yazının ağırlığını azaltmıyor. Tersine, eleştirinin The Economist’in kurumsal hükmü olarak okunmasına yol açıyor.

Üstelik makale Acemoğlu’nun belirli bir tezini sistemli biçimde tartışmak yerine doğrudan onun akademik itibarını sorguluyor. Yazının temel sorusu, Acemoğlu’nun iktisat dünyasının zirvesindeki konumunu gerçekten hak edip etmediği.

Bu ağır hükmün dayanaklarından biri ise adı açıklanmayan bir iktisatçının birkaç kadeh içkinin ardından Acemoğlu hakkında söyledikleri. Yazıda, “İktisatçılara birkaç kadeh içki verdiğinizde bazıları bu dev isim hakkındaki gerçek düşüncelerini dile getiriyor,” deniliyor. Adı açıklanan başlıca eleştirmen ise blog yazarı Noah Smith.

The Economist, Acemoğlu’nun 2001 tarihli kurumlar ve sömürgecilik mirası çalışmasındaki veri tartışmalarını, doğum oranları hakkındaki yeni araştırmasına yöneltilen bir sosyal medya eleştirisini, teknoloji konusundaki temkinli yaklaşımını ve liberal demokrasi üzerine fikirlerini aynı dosyada bir araya getiriyor. Buradan da Acemoğlu’nun şöhretinin akademik katkılarının önüne geçtiği sonucuna ulaşıyor.

Oysa akademik çalışmaların yöntemlerinin, verilerinin ve sonuçlarının tartışılması olağan ve gereklidir. Buradaki sorun eleştirilerin varlığı değil; aralarında bütünlüklü bir bağ kurulmadan seçilmesi ve sonunda tek tek araştırmaların değil, doğrudan araştırmacının güvenilirliğinin tartışmaya açılmasıdır.

Bu nedenle makale yayımlandıktan sonra Acemoğlu’nun bütün görüşlerini paylaşmayan çok sayıda iktisatçı dahi yazının zayıf, kişiselleştirilmiş ve kötü niyetli olduğunu söyledi. Tartışmanın merkezine “Acemoğlu’nun hangi tezi yanlış?” sorusu değil, “Acemoğlu gerçekten bu kadar önemli biri mi?” sorusu yerleştirilmişti.

Acemoğlu’nun cevabı: İsimsiz içki sohbeti akademik eleştiri midir?

Acemoğlu, 21 Ağustos’ta aynı dergide yayımlanan “Daron Acemoglu responds to our criticism of his work” başlıklı mektubuyla yanıt hakkını kullandı.

Cevabına, The Economist’in yazısının çalışmalarına yönelik düşmanlığından çok iddialarının zayıflığıyla dikkat çektiğini söyleyerek başladı. Kurumlar, sömürgecilik mirası, otomasyon ve yapay zekâ konusunda görüşlerine meşru eleştiriler yöneltilebileceğini kabul etti. Bilimsel ilerlemenin bu eleştiriler olmadan mümkün olmadığını belirtti. Ancak The Economist’in birbirinden kopuk itirazları bir araya getirerek araştırmalarının güvenilmez olduğu izlenimini yaratmaya çalıştığını savundu.

Acemoğlu üç temel itiraz yöneltti.

İlk olarak, derginin merkezi hükmünün birkaç kadeh içkinin ardından konuştuğu söylenen isimsiz iktisatçılara dayanmasını eleştirdi. Ardından The Economist’e kendi yöntemiyle karşılık verdi: Birkaç kadehten sonra insanların kendisine artık bu gazeteye abone olmaya değmediğini söylediğini yazan bir mektubu The Economist yayımlar mıydı?

İkinci olarak, doğum oranlarının düşmesiyle ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmasına yöneltilen eleştirinin zaten makalenin sonuç bölümünde açıkça yer aldığını söyledi. The Economist’in kaynak olarak kullandığı Jesús Fernández-Villaverde ile görüşmediğine de dikkat çekti.

Üçüncü olarak, Tyler Cowen ve Francis Fukuyama gibi isimlerin farklı dönemlerde dile getirdiği eleştirilerin gelişigüzel seçildiğini belirtti. Acemoğlu’na göre bunlar akademik hayatın olağan parçası olan ve verimli tartışmalar yaratabilecek görüş ayrılıklarıydı. The Economist ise bu tartışmaları akademik bir fikir alışverişinin parçaları olarak sunmak yerine Acemoğlu’nun bütün çalışmalarını değersizleştiren bir dosyanın içine yerleştirmişti.

Ancak cevabın asıl önemli kısmı zamanlamayla ilgiliydi.

Zamanlama neden manidar?

The Economist’in Acemoğlu hakkındaki makalesi, yeni kitabı What Happened to Liberal Democracy? Remaking a Politics of Shared Prosperity’nin yayımlanmasıyla aynı döneme denk geldi. Dergi aynı günlerde kitabı ayrıca eleştiren bir inceleme de yayımladı.

Acemoğlu cevabında bu eşzamanlılığın “dikkat çekici” olduğunu söyledi. Kitabının liberal felsefeyi, liberal demokrasinin geçmişteki başarısını, bugün içine düştüğü krizi ve liberalizmin yeniden nasıl kurulabileceğini ele aldığını belirtti. Buna karşılık The Economist’in incelemesi kitabı büyük ölçüde yapay zekânın geleceği üzerine yazılmış gibi çerçevelemişti. Acemoğlu’na göre kitabın yalnızca yarım bölümü yapay zekâ ve demokrasi ilişkisine ayrılıyordu.

Bu nedenle derginin tercih ettiği çerçeveyi, kitabın asıl mesajını belirsizleştirmeyi ve tartışmayı The Economist’in “yapay zekâyı savunma ve teşvik etme” çizgisine taşımayı amaçlayan stratejik bir tercih olarak yorumladı.

Son cümlesi ise oldukça sertti:

“Eğer 33 yıla yayılan çalışmalarım hakkında ortaya koyabileceğiniz en iyi değerlendirme buysa, ‘şaşırtıcı biçimde ikna edici olmayan’ asıl metin sizin eleştirinizdir.”

Peki Acemoğlu’nun kitabının asıl mesajı neydi ve bu mesaj neden The Economist’i rahatsız etmiş olabilirdi?

What Happened to Liberal Democracy?

ne anlatıyor?

Acemoğlu’nun kitabı, liberal demokrasinin neden gerilediğini anlatırken yalnızca popülist liderleri, aşırı sağı, sosyal medyayı veya seçmen davranışlarını suçlamıyor. Krizin önemli ölçüde liberalizmin kendi içinde üretildiğini savunuyor.

Kitabın merkezindeki tez şu: Liberal demokrasi, 20. yüzyılın önemli bir bölümünde geniş halk kesimlerine refah, toplumsal hareketlilik ve siyasal söz hakkı sağlayabildiği için güçlendi. Sanayi ekonomisi yalnızca üretimi artırmadı; sendikaları, işçi örgütlenmesini, toplumsal dayanışmayı ve sınıflar arasında belirli bir ortak yaşam alanını da güçlendirdi.

Kitaba göre kitlesel üretim, çok sayıda işçiyi şehirlerde ve fabrikalarda bir araya getirdi. İşçilerin sürekli karşılaşması, ortak sorunlar etrafında örgütlenmelerini ve sınıf dayanışması geliştirmelerini sağladı. Bu ortam sendikal hareketin toplumsal temelini oluşturdu.

Sanayi ekonomisinin emek talebi, üniversite eğitimi bulunmayan işçilerin de ücretlerini ve pazarlık gücünü artırdı. İşçiler yalnızca üretim sürecinde değil, siyasal kararların alınmasında da etkili hâle geldi. Liberal demokrasi böylece soyut hakların ötesine geçerek geniş toplum kesimleri için maddi bir anlam kazandı.

Ancak sanayisizleşme, sendikaların zayıflaması, otomasyon ve eğitimli seçkinlerin toplumun geri kalanından kopması bu zemini aşındırdı. Liberalizm giderek ortak refah üretme iddiasından uzaklaştı; teknokratik bir yönetime, seçkinlerin diline ve piyasaların kendi kendine doğru sonuçları yaratacağı inancına sıkıştı.

Acemoğlu özellikle “eğitimli seçkinlerin” işçi sınıfından uzaklaşmasını eleştiriyor. Liberal siyasetin ekonomik eşitsizlik, iyi ücretli işlerin kaybı ve güvencesizlik yerine kültürel kamplaşmalara ve yukarıdan toplumsal mühendisliğe ağırlık verdiğini savunuyor.

Bu yaklaşım, işçi sınıfını ortak refahın kurucu gücü olmaktan çıkardı. Emekçiler liberal düzen içinde karar veren siyasal özneler değil, uzmanlar tarafından yönetilecek, eğitilecek veya teknolojik dönüşüme uyum sağlaması beklenecek bir toplumsal kesim olarak görülmeye başlandı.

Bunun sonucunda işçi sınıfının önemli bir bölümü liberal demokrasiden uzaklaştı. Ortaya çıkan siyasal boşluğu ise otoriter liderler ve sağ popülist hareketler doldurdu.

Acemoğlu’nun iddiası burada önem kazanıyor: Liberal demokrasinin bugünkü krizi yalnızca dışarıdan yöneltilen saldırıların sonucu değil. Liberalizm, onu geçmişte güçlü kılan toplumsal ittifakı kendi elleriyle dağıttı. İşçi sınıfıyla bağını kopardı, ekonomik kararları teknokratlara bıraktı ve ortak refah üretme kapasitesini kaybetti.

Dolayısıyla liberal demokrasiyi kurtarmak için yalnızca aşırı sağla mücadele etmek, seçim güvenliğini korumak veya sosyal medya platformlarını denetlemek yeterli değil. Liberalizmin kendi ekonomik ve toplumsal temelini yeniden kurması gerekiyor.

Acemoğlu’nun önerisi: İşçi sınıfı liberalizmi

Acemoğlu bu krize karşı “işçi sınıfı liberalizmi” olarak çevrilebilecek yeni bir siyasal anlayış öneriyor.

Bu kavram, mevcut liberal düzenin biraz daha sosyal yardımla sürdürülmesi anlamına gelmiyor. İşçi sınıfının yalnızca korunması gereken mağdur bir kesim veya devlet yardımına ihtiyaç duyan pasif bir kitle olarak görülmesine de dayanmıyor.

Acemoğlu, emekçilerin ekonomik sistemde ve demokratik siyasette yeniden güç kazanmasını istiyor. İşçiler yalnızca büyümeden pay alan değil, üretimin yönü, teknolojinin kullanımı ve yaratılan refahın dağılımı hakkında söz sahibi olan siyasal özneler hâline gelmeli.

Bunun için sendikaların ve emek örgütlerinin güçlendirilmesi, iyi ücretli ve nitelikli işlerin artırılması, yerel toplulukların karar süreçlerine katılması ve ekonomik gücün birkaç şirketin elinde yoğunlaşmasının engellenmesi gerekiyor.

Liberalizmin özgürlük vaadi ancak ekonomik güç daha geniş kesimlere dağıtıldığında gerçek bir karşılık bulabilir. Çünkü işini kaybetme korkusuyla yaşayan, geçinemeyen ve çalışma koşulları hakkında hiçbir söz hakkı bulunmayan bir insan için özgürlük yalnızca hukuki bir kavram olarak kalır.

Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi”, liberal demokrasi ile toplumsal eşitlik arasında yeniden bağ kurmayı amaçlıyor. Ona göre liberalizm, emekçileri dışlayarak değil, onların ekonomik ve siyasal gücünü artırarak hayatta kalabilir.

Teknoloji kendiliğinden ortak refah yaratmaz

The Economist ile Acemoğlu arasındaki asıl ideolojik ayrım teknoloji konusunda belirginleşiyor.

Acemoğlu teknoloji karşıtı değil. Onun itirazı, teknolojik gelişmenin kendiliğinden herkesi zenginleştireceği düşüncesine. Teknolojinin yönü, onu finanse edenlerin, geliştirenlerin ve denetleyenlerin tercihleriyle belirleniyor.

Eğer şirketler teknolojiyi yalnızca maliyetleri azaltmak, çalışanların yerine makineleri geçirmek ve yönetimin emek üzerindeki denetimini artırmak amacıyla geliştirirse ortaya çıkan verimlilik artışı toplumun tamamına yayılmıyor. Kazançlar sermaye sahiplerinin elinde toplanırken çalışanlar ücret kaybı, işsizlik, güvencesizlik ve karar mekanizmalarından dışlanmayla karşı karşıya kalıyor.

Acemoğlu bu nedenle teknolojik ilerlemeyi doğal, kaçınılmaz ve yönü değiştirilemez bir süreç olarak görmüyor. Hangi teknolojilerin geliştirileceği, bunların hangi amaçla kullanılacağı ve kazançların nasıl paylaşılacağı ekonomik olduğu kadar siyasal tercihlerdir.

Bu tercihleri yalnızca teknoloji şirketlerinin yöneticilerine bırakmak, toplumun geleceğini de birkaç özel şirketin kararlarına teslim etmek anlamına geliyor.

Yapay zekâ insanın yerine mi geçecek, insanı mı güçlendirecek?

Acemoğlu’nun “emekçi yanlısı yapay zekâ” önerisi, yapay zekânın insanın yerine geçmesine değil, insanın bilgi ve becerilerini artırmasına dayanıyor.

Yapay zekâ yalnızca işçi maliyetlerini azaltmak, çalışanları denetlemek ve mümkün olan en fazla işi otomatikleştirmek için kullanılmak zorunda değil. Sağlık çalışanlarının daha doğru kararlar vermesine, öğretmenlerin öğrencilerin ihtiyaçlarını belirlemesine, teknisyenlerin karmaşık sorunları çözmesine ve üretim işçilerinin daha nitelikli işler yapmasına yardımcı olacak biçimde de geliştirilebilir.

Fakat hangi yolun seçileceğini teknoloji kendi başına belirlemiyor. Bu yönü; şirketlerin çıkarları, devlet politikaları, vergi sistemi, işçilerin örgütlülüğü ve demokratik toplumun talepleri belirliyor.

İşçi örgütlerinin zayıf olduğu, teknoloji şirketlerinin siyasal kararlar üzerinde büyük güç kazandığı ve devletlerin ekonomik büyümeyi şirket kârlılığıyla özdeşleştirdiği bir düzende yapay zekânın öncelikle otomasyona yönelmesi şaşırtıcı değil. Acemoğlu’nun itirazı da tam olarak burada başlıyor.

Yapay zekânın yarattığı sorunlara daha sonra sosyal yardımlarla müdahale etmek yerine, teknolojinin geliştirilme aşamasında farklı bir yön seçilmesini öneriyor. İnsan emeğini gereksizleştiren değil, çalışanların üretkenliğini ve karar gücünü artıran teknolojilere kamusal destek verilmesini savunuyor.

The Economist ise Acemoğlu’nun teknoloji konusundaki yaklaşımını “inandırıcılığını kaybettirecek kadar karamsar” buluyor. Yapay zekânın yaratabileceği büyük üretkenlik artışlarını küçümsediğini, teknolojik ilerlemenin ortalama insanı tarihsel olarak zenginleştirdiğini yeterince kabul etmediğini ileri sürüyor.

Dolayısıyla tartışma, yapay zekânın üretkenliği ne kadar artıracağı hakkındaki teknik bir tahminin çok ötesinde. Asıl soru şu: Teknolojik ilerlemenin yönünü kim belirleyecek ve yaratılan zenginlik kime gidecek?

The Economist’in teknoloji sermayesiyle ilişkisi

The Economist’in tutumunu doğrudan yönetim kurulundan gelen bir talimatla açıklayacak herhangi bir kanıt bulunmuyor. Böyle bir iddia, belge olmadan kesin hüküm olarak kurulamaz. Ancak derginin içinde yer aldığı ekonomik ve kurumsal çevre, tartışmanın bağlamını anlamak açısından önemsiz değil.

The Economist Group’un yönetim kurulunda Microsoft AI’ın CEO’su Mustafa Suleyman bulunuyor. Suleyman aynı zamanda grubun dijital ürün ve teknoloji projelerini denetlemekle görevli teknoloji komitesinde yer alıyor. The Economist Group’un açıklamasına göre bu komite, dijital ürünler ve teknoloji projeleri konusunda gözetim ve yönlendirme sağlıyor.

Grubun yönetim kurulu başkanı Lord Paul Deighton ise aynı zamanda Goldman Sachs International ile Goldman Sachs International Bank’ın başkanı. The Economist Group’un en büyük hissedarı, Agnelli ailesinin yatırım şirketi Exor. Bunun yanında finans ve sermaye çevrelerinden gelen başka büyük hissedarlar da bulunuyor.

Bu bağlantılar, Acemoğlu hakkındaki makalenin Microsoft veya Goldman Sachs tarafından sipariş edildiğini göstermez. The Economist’in yayın politikasını korumaya yönelik ayrı bir yönetişim yapısı ve bağımsız mütevellileri de bulunuyor. Dolayısıyla mülkiyet ve yönetim ilişkilerinden hareketle doğrudan bir editoryal talimat bulunduğunu söylemek kanıtsız olur.

Fakat söz konusu yapı, The Economist’in teknoloji ve finans sermayesiyle aynı seçkin kurumsal ağ içerisinde bulunduğunu gösteriyor. Bu nedenle Acemoğlu’nun teknolojinin yönünü şirketlerden alarak demokratik topluma ve örgütlü emeğe açma çağrısı, yalnızca teorik bir fikir olarak kalmıyor. Mevcut güç ilişkilerine yönelik doğrudan bir itiraz hâline geliyor.

Üstelik yapay zekâ şirketleri yatırımlarını haklı çıkaracak gelir ve verimlilik artışlarını göstermek zorunda. Bu ortamda otomasyonun sınırlandırılmasını, işçilerin karar süreçlerine katılmasını ve teknolojik gelişmenin kamusal tercihlerle yönlendirilmesini savunan bir görüş, sektörün mevcut büyüme anlatısıyla çatışıyor.

Ancak buradan “The Economist, yapay zekâ şirketlerini kurtarmak için Acemoğlu’na saldırdı” sonucuna doğrudan ulaşılamaz. Söylenebilecek olan şu: Derginin savunduğu teknoloji anlayışıyla Acemoğlu’nun demokratik ve emek merkezli teknoloji yaklaşımı arasında açık bir ideolojik karşıtlık bulunuyor.

Neden Acemoğlu?

Çünkü Acemoğlu, sistemin dışından konuşan bir kapitalizm karşıtı değil. Piyasa ekonomisini, özel mülkiyeti ve liberal demokrasiyi savunan; Nobel sahibi, dünyanın en fazla atıf alan iktisatçılarından biri.

Tam da bu nedenle söyledikleri daha fazla rahatsızlık yaratıyor.

Acemoğlu liberal demokrasiyi ortadan kaldırmayı değil, onu kurtarmayı öneriyor. Ancak kurtuluşun teknoloji şirketlerine daha fazla hareket alanı açmaktan, serveti yukarıda biriktirmekten ve toplumu uzmanlar eliyle yönetmekten geçmediğini söylüyor.

Liberalizmin yaşayabilmesi için işçi sınıfıyla yeniden bağ kurması, ekonomik gücü daha geniş kesimlere dağıtması, sendikaları güçlendirmesi ve teknolojiyi demokratik denetime açması gerektiğini savunuyor.

Bu görüş, liberalizmin mevcut hâline dışarıdan yöneltilen bir eleştiriden daha sarsıcı. Çünkü sistemin temel değerlerini reddetmeden, bugün liberal düzeni yöneten seçkinlerin bu değerlere ihanet ettiğini öne sürüyor.

The Economist’in makalesinin hedefinde de esas olarak bu siyasal sonuç bulunuyor. Yazı, Acemoğlu’nun yapay zekâ tahminlerinin yanlış olabileceğini söylemekle yetinmiyor; onun akademik otoritesini, özgünlüğünü ve iktisat dünyasındaki yerini tartışmaya açıyor.

Çünkü Acemoğlu’nun itibarı zayıflatıldığında teknoloji, emek ve ortak refah konusundaki uyarılarının etkisi de zayıflatılmış olacak.

Bu gerçekten bir itibar suikastı mı?

“Itibar suikastı” ağır bir tanımlama. The Economist’in Acemoğlu’nu susturmak veya akademik itibarını bilinçli biçimde yok etmek amacıyla hareket ettiğini kanıtlayan bir belge bulunmuyor. Bu nedenle niyet konusunda kesin bir hüküm vermek mümkün değil.

Ancak makalenin yöntemi bu nitelemeyi tartışmaya açacak kadar sorunlu.

Çünkü The Economist, Acemoğlu’nun belirli bir tezini seçip güçlü kanıtlarla çürütmek yerine, farklı dönemlere ait akademik tartışmaları, isimsiz kişilerin içki sohbetlerini ve sosyal medya yorumlarını bir araya getiriyor. Ardından bu parçalar üzerinden Acemoğlu’nun bütün akademik konumunu ve hak ettiği itibarı sorguluyor.

Eleştirinin merkezinde bir araştırma değil, doğrudan araştırmacının kendisi bulunuyor.

Üstelik bu metin, Acemoğlu’nun liberal demokrasinin krizini sermaye, teknoloji, eğitimli seçkinler ve işçi sınıfı arasındaki kopuş üzerinden açıkladığı yeni kitabının yayımlandığı hafta okurun karşısına çıkıyor. Aynı dönemde yayımlanan kitap incelemesi de eserin temel siyasal tezini geri plana iterek tartışmayı yapay zekâ meselesine çekiyor.

Acemoğlu’nun “stratejik çerçeveleme” itirazı bu nedenle ciddiye alınmalı.

Kanıtların izin verdiği en dikkatli sonuç şu: The Economist, Acemoğlu’nun belirli görüşlerini sistemli biçimde eleştirmek yerine, yeni kitabının yayımlandığı hafta onun bütün akademik ağırlığını sorgulayan kişiselleştirilmiş bir metin yayımladı.

Bunun bilinçli bir itibar suikastı olup olmadığı tartışılabilir. Fakat ortaya çıkan sonucun Acemoğlu’nun bilimsel güvenilirliğini ve kamusal etkisini aşındırmaya yönelik olduğu açıktır.

Liberalizm içindeki kavga görünür hâle geldi

The Economist ile Acemoğlu arasındaki tartışma, liberal ekonomi kampının içinde uzun zamandır büyüyen çatışmayı görünür hâle getirdi.

Bir tarafta teknolojik ilerlemeyi büyük ölçüde şirketlerin öncülüğüne bırakan, büyümenin yaratacağı refahın zamanla topluma yayılacağını varsayan teknokratik kapitalizm bulunuyor.

Diğer tarafta ise teknolojinin yönünün tarafsız olmadığını, büyümenin kendiliğinden ortak refah üretmediğini ve işçi sınıfının ekonomik ve siyasal gücü olmadan liberal demokrasinin yaşayamayacağını savunan Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” yer alıyor.

Bu çatışmanın konusu yalnızca yapay zekânın üretkenliği ne kadar artıracağı değil. Mesele, toplumun geleceği hakkında karar verme hakkının kimde olacağı.

Teknoloji şirketleri hangi işlerin ortadan kalkacağına, hangi mesleklerin değersizleşeceğine ve üretkenlik kazançlarının nasıl paylaşılacağına tek başına mı karar verecek? Yoksa çalışanlar, sendikalar ve demokratik toplum bu kararların parçası mı olacak?

Acemoğlu’nun kitabı ikinci yolu savunuyor. The Economist’in yaklaşımı ise birinci yolun temel varsayımlarını koruyor.

Bu nedenle Acemoğlu’na yöneltilen saldırının nedenini anlamak için yalnızca derginin eleştiri yazısına değil, o yazının yayımlandığı hafta raflara çıkan What Happened to Liberal Democracy? kitabına bakmak gerekiyor.

Çünkü kavganın gerçek konusu Acemoğlu’nun geçmişte ne söylediği değil; liberal demokrasinin gelecekte kimin çıkarları etrafında yeniden kurulacağıdır.

Kaynak: The Economist

Günün Diğer Haberleri