Çağlar Tekin: Mekke anlaşması Suudi Arabistan’dan çok İsrail’in güvenlik ihtiyacına yanıt veriyor

Yeryüzü TV’de bölgedeki gelişmeleri değerlendiren Çağlar Tekin, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın Ortadoğu’daki yeni güç dengelerinin parçası olduğunu söyledi. Tekin, Yemen’in Suudi Arabistan karşısındaki mücadelesini, İran’ın ABD-İsrail saldırıları karşısındaki direnişini ve Türkiye’nin NATO üzerinden üstlendiği yeni askeri rolü birlikte değerlendirerek, anlaşmanın esas olarak İsrail’in bölgesel güvenlik ihtiyacı üzerinden okunması gerektiğini savundu.

DÜNYA - 08-08-2026 11:43

Mekke anlaşması bölgesel dengelerin neresinde?

Yeryüzü TV’de hazırlayıp sunduğu programda Ortadoğu’daki gelişmeleri değerlendiren Çağlar Tekin, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması'nın bölgedeki yeni güvenlik mimarisinin önemli unsurlarından biri olduğunu belirtti.

Anlaşma, taraflardan herhangi birine yönelik silahlı saldırının üç ülkeye birden yapılmış kabul edilmesini ve ortak caydırıcılığın güçlendirilmesini öngörüyor. Anlaşmanın, İran savaşı ve Yemen'deki gerilimin tırmandığı bir dönemde imzalanması dikkat çekti.

Tekin, anlaşmanın yalnızca Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, “Bölgede yeni bir mimari oluşturuluyor” değerlendirmesinde bulundu.

Tekin'e göre bu yeni mimarinin arkasında yalnızca Suudi Arabistan'ın güvenlik kaygıları bulunmuyor. İsrail'in Gazze, Lübnan, İran ve Yemen başlıklarında aynı anda karşı karşıya kaldığı askeri baskı, bölgedeki yeni ittifak arayışlarını anlamak açısından belirleyici.

Yemen savaşı yeniden bölgesel denklemin merkezinde

Tekin'in değerlendirmelerinde Yemen özel bir yer tuttu.

2015 yılında Suudi Arabistan öncülüğünde başlayan savaşın Yemen'i uzun süre ağır bir yıkımın içine sürüklediğini hatırlatan Tekin, Türkiye ve Pakistan'ın da farklı dönemlerde Riyad'ın Yemen politikasına destek veren ülkeler arasında yer aldığını belirtti.

Bugün ise Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmanın yeni bir aşamaya girdiğini savundu.

Yemen'deki Sana yönetiminin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları ve deniz taşımacılığına ilişkin tehditleri, savaşın yeniden bölgesel bir enerji ve güvenlik krizine dönüşmesine yol açıyor. Reuters da 20 Temmuz'da Sana yönetiminin Suudi Arabistan'a deniz ablukası ilan edeceğini duyurduğunu ve bunun enerji arzı ile küresel ticaret açısından yeni bir risk yarattığını bildirmişti.

Son günlerde Suudi Arabistan'ın Yemen sınırındaki güvenlik kaygılarının arttığı da uluslararası basına yansıdı. Reuters, Riyad'ın Irak'taki silahlı gruplardan kuzeyden, Yemen'den ise güneyden gelebilecek saldırılara karşı hazırlık yaptığını aktardı.

Tekin ise bu gelişmeleri yalnızca Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki ikili bir çatışma olarak görmedi.

“Yemen'in mücadelesi İsrail'i de hedef alıyor”

Tekin'e göre Yemen'deki savaşın anlaşılması için Sana yönetiminin İsrail'e karşı aldığı pozisyonun dikkate alınması gerekiyor.

Yemen'deki Ensarullah hareketinin Gazze savaşı sonrasında İsrail'e yönelik füze ve İHA saldırıları düzenlemesi ve Kızıldeniz'deki deniz trafiğine müdahale etmesi, Yemen'i İsrail'in bölgesel güvenlik denklemine doğrudan dahil etti.

Bu nedenle Tekin, Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki gerilimin yeniden yükselmesini İsrail'in güvenlik ihtiyacından bağımsız düşünmenin mümkün olmadığını savundu.

Yemen'in Kızıldeniz'in güneyindeki stratejik konumu da bu değerlendirmede önemli bir unsur.

Babülmendep Boğazı, Kızıldeniz'i Aden Körfezi'ne bağlayan ve Asya-Avrupa arasındaki deniz ticareti açısından kritik öneme sahip bir geçiş noktası. Yemen'deki çatışmaların bu hattı etkilemesi, enerji taşımacılığı ve küresel ticaret açısından doğrudan sonuç yaratıyor.

Suudi Arabistan'ın enerji güzergâhları baskı altında

Tekin, Yemen'in deniz ulaşımına yönelik hamlelerini Suudi Arabistan'ın petrol ihracatı açısından da önemli bir gelişme olarak değerlendirdi.

Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim nedeniyle petrol taşımacılığında yaşanan sorunlara Babülmendep hattındaki risklerin eklenmesi, Suudi Arabistan'ın alternatif ihracat güzergâhlarına yönelmesini zorunlu kılıyor.

Suudi Arabistan'ın Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu Limanı bu nedenle stratejik önem kazanıyor. Ancak Kızıldeniz ve Babülmendep hattındaki güvenlik sorunlarının büyümesi, Riyad'ın petrolünü Asya ve Avrupa pazarlarına ulaştırmasını zorlaştırabilecek bir risk oluşturuyor.

Washington Post da Yemen'deki Sana yönetiminin Suudi gemilerine yönelik ablukasının İran savaşı sırasında bölgedeki deniz güvenliği sorunlarını genişlettiğine dikkat çekti.

ABD ve İngiltere'nin Yemen müdahalesi

Yemen dosyasında ABD ve İngiltere'nin rolü de Tekin'in değerlendirmelerinde önemli bir başlık oluşturdu.

Kızıldeniz'deki saldırıların ardından Washington ve Londra öncülüğünde Yemen'e yönelik askeri operasyonlar düzenlenmiş, bu operasyonlar deniz taşımacılığının güvenliğini sağlama gerekçesiyle savunulmuştu.

Ancak Tekin, ABD'nin daha sonra Sana yönetimiyle anlaşmaya yönelmesini, Washington'ın Yemen politikasındaki sınırların görülmesi açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirdi.

Bu süreçte ABD'nin doğrudan kendi çıkarlarını önceleyen bir uzlaşma arayışına girdiğini savunan Tekin, İsrail'in Yemen karşısındaki güvenlik sorununun ise çözülemediğini belirtti.

İran: “Teslim olmayan” bir güç

Programın diğer temel başlığını İran oluşturdu.

Tekin, İran'ın ABD ve İsrail saldırıları karşısındaki mücadelesinin Ortadoğu'daki güç dengelerini doğrudan etkilediğini belirterek, Tahran'ın savaş boyunca geri adım atmamasının bölgedeki diğer aktörlerin hesaplarını da değiştirdiğini savundu.

İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki konumu ve bölgedeki askeri kapasitesi, ABD'nin enerji ve deniz ticareti üzerindeki baskısını artıran unsurlar arasında bulunuyor. İran ile ABD arasında Hürmüz'ün yeniden açılmasına ilişkin görüşmelerin sürdüğüne yönelik haberler de son günlerde gündeme geldi.

Tekin açısından ise İran'ın mücadelesinin yalnızca İran'ın kendi topraklarını savunma meselesi olmadığı, Ortadoğu'daki güç dengelerinin yeniden kurulması açısından daha geniş bir anlam taşıdığı görüşü öne çıkıyor.

Bu yaklaşımda İran, İsrail'in bölgesel üstünlüğüne karşı askeri ve siyasi direnç gösterebilen başlıca devlet olarak ele alınıyor.

“İran yalnız değil”: Bölgesel direniş hattı

Tekin, İran'ın mücadelesini Yemen, Lübnan ve Irak'taki silahlı yapılarla birlikte değerlendirdi.

Ona göre ABD ve İsrail'in bölgesel politikalarının temel hedeflerinden biri, devlet dışı silahlı yapıların askeri kapasitesini ortadan kaldırmak.

Lübnan'da Hizbullah'ın silahsızlandırılması, Yemen'de Ensarullah'ın etkisinin kırılması ve Irak'taki silahlı grupların tasfiye edilmesi bu politikanın farklı başlıkları olarak değerlendiriliyor.

Tekin, bu sürecin Türkiye açısından PKK ve YPG tartışmasıyla da bağlantılı olduğunu savundu.

Ancak PKK'nın silahsızlandırılması ile YPG'nin geleceğinin aynı süreç olarak görülmemesi gerektiğini belirten Tekin, Suriye'deki gelişmelerin ayrı bir denklem oluşturduğuna dikkat çekti.

“Silahsızlandırma Türkiye'nin lehine otomatik olarak sonuçlanmaz”

Tekin, PKK'nın silahsızlanma sürecinin Türkiye'nin çıkarları açısından otomatik biçimde olumlu sonuç doğuracağı yorumlarına itiraz etti.

Ona göre Suriye savaşının başlamasıyla birlikte YPG'nin askeri kapasitesi büyüdü ve Türkiye'nin güney sınırındaki güvenlik dengeleri değişti. Bu nedenle bugün PKK'nın silahsızlanması ile Suriye'deki YPG yapılanmasının geleceğinin aynı sonucu doğuracağı varsayımı doğru değil.

Tekin ayrıca Şam yönetiminin Suriye'nin kuzeydoğusundaki silahlı yapıların merkezi devlet yapısına dahil edilmesini istemesine rağmen, bunu gerçekleştirecek askeri ve siyasi kapasiteye sahip olup olmadığının belirsiz olduğunu belirtti.

Türkiye için yeni askeri rol tartışması

Programın Türkiye açısından en kritik başlıklarından biri ise Ankara'nın NATO içerisindeki rolüydü.

Tekin, Türkiye'nin Avrupa güvenliği kapsamında daha fazla askeri sorumluluk üstlenmesinin, Ankara'yı NATO'nun Rusya ve Ukrayna politikasında daha aktif bir konuma taşıyacağını savundu.

Bu çerçevede Karadeniz'in yeniden savaş alanına dönüşmesi riskine dikkat çeken Tekin, Türkiye'nin hem NATO üyesi olması hem de Rusya ile ekonomik ve siyasi ilişkilerini sürdürmesi nedeniyle zor bir dengeyle karşı karşıya olduğunu belirtti.

Tekin'e göre Ukrayna'ya yönelik yeni lojistik ve askeri hatların Türkiye üzerinden kurulması da Ankara'nın bu savaşın daha doğrudan bir parçası haline gelmesi riskini artırıyor.

Montrö uyarısı

Tekin, Türkiye'nin Avrupa güvenliğinde üstleneceği yeni askeri rolü Montrö Boğazlar Sözleşmesi açısından da tartıştı.

Karadeniz'in yoğun bir askeri rekabet alanına dönüşmesi halinde Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki stratejik konumunun daha da önemli hale geleceğini belirten Tekin, Ankara'nın NATO politikaları nedeniyle Montrö'nün sağladığı dengeyi zayıflatacak bir pozisyona sürüklenmemesi gerektiğini savundu.

Tekin'in değerlendirmesine göre Türkiye'nin dış güvenlik politikası giderek daha fazla NATO'nun Avrupa ve Karadeniz güvenliği çerçevesinde şekillenirken, bunun ülkenin kendi stratejik öncelikleriyle çelişip çelişmediği temel soru olarak ortaya çıkıyor.

“Türkiye'nin dünyaya satacağı şey asker olacak” tartışması

Tekin, Türkiye'nin ekonomik ve toplumsal dönüşümünü de askeri kapasite üzerinden değerlendirdi.

Bu noktada George Soros'a atfedilen ve geçmişte kamuoyunda tartışılan “Türkiye'nin dünyaya satacağı şey askeridir” şeklindeki sözleri hatırlatan Tekin, Türkiye'nin tarım, sanayi ve üretim kapasitesindeki sorunların ülkeyi giderek daha fazla askeri gücü üzerinden tanımlanan bir yapıya dönüştürdüğünü savundu.

Tekin'in değerlendirmesinde “militarizasyon”, yalnızca ordunun büyümesi değil, ülkenin ekonomik ve toplumsal kaynaklarının askeri ihtiyaçlara göre yeniden düzenlenmesi anlamına geliyor.

Profesyonel ve sözleşmeli askerlik modelinin yaygınlaşması da bu dönüşümün unsurlarından biri olarak ele alındı.

Türkiye'nin iç siyaseti ve dış bağımlılık tartışması

Tekin, dış politikadaki dönüşümün Türkiye'nin iç siyasi yapısından bağımsız değerlendirilemeyeceğini de söyledi.

Seçim süreçleri, siyasi aktörlere yönelik yargılamalar, seçilmiş belediye başkanları hakkında yürütülen soruşturmalar ve muhalefet üzerindeki baskılar üzerinden Türkiye'deki demokratik mekanizmaların zayıfladığı görüşünü dile getiren Tekin, siyasi meşruiyet alanı daralan iktidarların dış destek arayışının güçlenebileceğini savundu.

Bu çerçevede Türkiye'nin ABD ve Batı ile ilişkilerinin yalnızca dış politika değil, iktidarın içerideki siyasi konumuyla da bağlantılı hale geldiğini ileri sürdü.

Mekke anlaşmasının asıl hedefi ne?

Tekin'in bütün bu başlıkları bir araya getirdiği temel tez ise Mekke anlaşmasının yalnızca Suudi Arabistan'ın savunma ihtiyacından kaynaklanmadığı yönünde.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın ortak savunma mekanizması oluşturması, İran'la savaşın sürdüğü, Yemen'de gerilimin yeniden yükseldiği ve İsrail'in çok cepheli bir çatışma ortamıyla karşı karşıya olduğu bir döneme denk geldi.

Anlaşmanın metninde belirli bir ülke tehdit olarak gösterilmese de, uluslararası değerlendirmelerde İran savaşı ve Suudi Arabistan'a yönelik tehditlerin anlaşmanın arka planındaki temel faktörlerden olduğu belirtiliyor.

Tekin ise bu tabloyu daha geniş bir çerçevede okuyarak, “Burada mesele yalnızca Suudi Arabistan'ın korunması değil, İsrail'in bölgesel güvenliğinin yeniden kurulması” tezini öne çıkardı.

Yeni dönem: Yemen, İran ve Türkiye aynı denklemde

Ortadoğu'da yaşanan son gelişmeler, Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmanın artık yalnızca iki taraflı bir savaş olmadığını ortaya koyuyor.

İran-ABD savaşı, Hürmüz Boğazı, Yemen'in Kızıldeniz ve Babülmendep üzerindeki konumu, İsrail'in Gazze ve Lübnan'daki operasyonları ve Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan savunma anlaşması aynı güvenlik zincirinin parçaları haline geliyor.

Bu tablo içerisinde Yemen'in mücadelesi, Tekin'in değerlendirmesinde, İsrail ve ABD'nin bölgesel politikalarına karşı sürdürülen daha geniş bir direniş hattının parçası olarak ele alınıyor. İran ise bu hattın devlet düzeyindeki en önemli aktörü olarak konumlandırılıyor.

Ankara açısından ise soru daha farklı bir noktada düğümleniyor:

Türkiye kendi güvenlik önceliklerini belirleyen bağımsız bir bölgesel güç mü olacak, yoksa Ortadoğu, Karadeniz ve Avrupa'daki güvenlik politikalarının askeri uygulayıcılarından biri haline mi gelecek?

Çağlar Tekin'in Yeryüzü TV'deki değerlendirmesinde öne çıkan temel tartışma da bu soruda yoğunlaşıyor. Mekke anlaşmasının nasıl uygulanacağı, Yemen'deki savaşın hangi yöne evrileceği ve İran'la savaşın bölgeye nasıl yayılacağı, Türkiye'nin önündeki bu stratejik tercihin sınırlarını belirleyecek.

Programın tamamını izlemek için tıklayın

Haber Merkezi

Günün Diğer Haberleri