Bitmeyen Kavga: Sömürüye karşı “Biz” olmanın hikâyesi

Yasin YETER John Steinbeck’in Bitmeyen Kavga romanını inceledi; Steinbeck, Bitmeyen Kavga’da , ağır çalışma koşullarını ve düşük ücretlerle yaşayan tarım işçilerinin grevini anlatıyor. Roman, sömürünün karşısında yalnız kalan işçilerin çaresizliğinden, birlikte mücadele eden işçilerin kolektif gücüne uzanan bir hikâye kuruyor.

KÜLTÜR - SANAT - 22-08-2026 07:48

John Steinbeck’in Bitmeyen Kavga romanı, California’nın elma bahçelerinde çalışmak için bir araya gelen mevsimlik işçilerin kötü çalışma koşullarını ve bu koşullara karşı başlattıkları mücadeleyi anlatıyor. Fakat romanın asıl konusu yalnızca bir grup işçinin ücretlerini yükseltmek için verdiği mücadele değil. Steinbeck asıl olarak, bu insanları greve götüren koşullara ve mücadele içerisinde geçirdikleri dönüşüme ışık tutuyor.

1930’ların Amerika’sında Büyük Buhran’ın yarattığı işsizlik, işçilerin elindeki en önemli pazarlık gücünü neredeyse tamamen ortadan kaldırmış durumda: İşçi, işini kaybettiğinde yerine hemen başka birinin bulunabileceğini biliyor. Bu yüzden çalışmak, yalnızca para kazanmanın değil, hayatta kalmanın da koşulu haline geliyor.

Romandaki işçiler için seçenekler aslında oldukça sınırlı. Düşük ücrete razı olmak, ağır çalışma koşullarına katlanmak ya da işsiz kalmak. Patronun elindeki güç de tam olarak buradan geliyor. İşsiz insanların çokluğu, çalışan işçinin itiraz etmesini zorlaştırıyor. Bir işçi hakkını aradığında onun yerine çalışacak başka birinin bulunabileceğini bilmek, daha en başından mücadele etme isteğini kırıyor.

Steinbeck’in anlattığı yoksulluk da tam burada anlam kazanıyor. Roman boyunca açlık, kötü barınma koşulları, işsizlik ve düşük ücretler yalnızca kişisel talihsizlikler olarak karşımıza çıkmıyor. Çalışan insanların neden çalıştıkları halde yoksul kaldığı sorusu romanın arka planında sürekli duruyor.

Bu açıdan Bitmeyen Kavga, yoksulluğu bireysel bir başarısızlık olarak görmeyen bir roman.

İşçiler yeterince çalışmadıkları için yoksul değiller. Tam tersine, hayatlarını sürdürebilmek için çalışmak zorundalar. Fakat ortaya koydukları emeğin karşılığı, onların insanca yaşamalarına yetmiyor.

Bu çelişki ise romanın sınıfsal damarını oluşturuyor.

Üretimin devam etmesi için işçinin emeğine ihtiyaç duyan patron ile yaşamını sürdürebilmek için çalışmak zorunda olan işçi, aynı üretim sürecinin içinde yer alıyor. Fakat bu iki taraf aynı güce sahip değil. Üretim araçları ve ekonomik güç patronun elinde olduğu için işçi, kendi emeği üzerinde bile sınırlı bir söz hakkına sahip.

Steinbeck bunu bir ekonomi-politik kitabın diliyle anlatmıyor. Okura kapitalizmin nasıl işlediğini açıklamaya çalışmak yerine, bu düzenin insanların hayatında neye dönüştüğünü gösteriyor. Açlık, korku, işsizlik ve güvencesizlik üzerinden kurulan dünya, romanın sınıfsal gerçekliğini zaten kendiliğinden ortaya çıkarıyor.

Kendi derdinden ortak mücadeleye

Romanı asıl ilginç kılan yan ise işçilerin bu koşullar karşısında ne yaptıkları.

Başlangıçta herkes kendi hayatının derdinde. Kendi ücretini yükseltmek, ailesine para göndermek, işini kaybetmemek ve birkaç gün daha çalışabilmek öncelikli meseleler. İnsanların yaşadığı yoksulluk ortak olsa da henüz ortak bir bilince dönüşmüş değil.

Fakat grev ilerledikçe bu durum değişmeye başlıyor.

Bir işçinin yaşadığı sorunun aslında yalnızca ona ait olmadığı görülüyor. Bir işçinin ücretinin düşürülmesi, diğer işçilerin de daha düşük ücretlere mahkûm edilmesi anlamına geliyor. Bir işçinin işten atılması, diğerlerinin de patron karşısındaki konumunu zayıflatıyor.

Böylece kişisel görünen sorunların ortak bir kaynağı olduğu fark edilmeye başlanıyor.

Romanın belki de en önemli dönüşümü tam da burada gerçekleşiyor.

İşçiler aynı yerde çalışan insanlar olmaktan çıkıp birbirlerinin hayatlarında kendi hayatlarını görmeye başlıyorlar.

Birinin açlığı diğerinin açlığına, birinin işsizliği diğerinin iş güvencesine bağlanıyor.

“Ben” yavaş yavaş “biz”e dönüşüyor.

Bu dönüşümün kolay olmadığını özellikle belirtmek gerekiyor. Steinbeck işçilerini bir anda bilinçlenen, korkusuz ve kusursuz mücadelecilere çevirmiyor. Aksine onların korkularını, tereddütlerini ve çelişkilerini de gösteriyor.

Çünkü mücadele ettikleri koşullar yalnızca patronun baskısından ibaret değil.

Açlık var.

İşsizlik var.

Evde bekleyen aileler var.

İşini kaybetme korkusu var.

Ve bütün bunların üzerinde, yerine hemen başka bir işçinin bulunabileceğini bilmenin yarattığı çaresizlik var.

Sınıf bilincinin oluşumu da tam bu koşulların içinde gerçekleşiyor. İnsanlar mücadele etmeye başladıkları için bir anda değişmiyorlar; mücadele ettikçe birbirlerine ihtiyaç duyduklarını fark ederek değişiyor ve dönüşüyorlar.

Grev neyi değiştiriyor?

Bitmeyen Kavga’da grev, yalnızca ücret artırmak için kullanılan bir araç olarak karşımıza çıkmıyor. Aynı zamanda işçilerin kendi güçlerini fark etmelerini sağlayan bir deneyim olarak öne çıkıyor.

Tek başına kalan bir işçinin patron karşısındaki gücü sınırlı. İşçi emeğini satmak zorunda olduğu için patronun koşullarını kabul etmek durumunda kalabiliyor. Fakat işçiler birlikte hareket ettiklerinde durum değişiyor.

Çünkü üretim onların emeğine bağlı.

Bu basit gerçek, roman boyunca giderek daha görünür bir hale geliyor. İşçilerin en büyük gücü, tek tek sahip oldukları özelliklerden değil, yan yana geldiklerinde oluşturdukları ortak güçten kaynaklanıyor.

Fakat Steinbeck grevi romantik bir kahramanlık hikâyesine de çevirmiyor. Mücadelenin ne kadar zor olduğunu, işçilerin karşısına yalnızca ekonomik değil, siyasal ve toplumsal güçlerin de çıktığını gösteriyor.

İşçilerin talepleri büyüdükçe mesele ücret pazarlığının sınırlarını aşmaya başlıyor.

Çünkü ücret yalnızca cebimize giren para değil; çalışma hayatındaki güç ilişkisini de ifade ediyor.

Ne kadar çalışacağımız, ne kadar kazanacağımız, hangi koşullarda çalışacağımız ve hakkımızı aradığımızda neyle karşılaşacağımız, işyerindeki güç dengeleriyle doğrudan ilişkili.

Bu nedenle romandaki grev, işçilerin yalnızca daha fazla para istemesinden ibaret değil. Aynı zamanda kendi hayatları üzerinde biraz daha fazla söz sahibi olma çabası.

Steinbeck’in işçileri neden bugün hâlâ tanıdık?

Bitmeyen Kavga 1936 yılında yayımlandı. Aradan yaklaşık doksan yıl geçti.

Elma bahçelerinde çalışan mevsimlik işçilerin yerini bugün fabrikalarda, depolarda, madenlerde, şantiyelerde, çağrı merkezlerinde ya da taşeron şirketlerde çalışan milyonlarca insan almış durumda. Çalışma biçimleri değişti, teknoloji üretimin her aşamasına girdi, bazı meslekler ortadan kalkarken yenileri ortaya çıktı.

Ama çalışma hayatının bazı temel sorunları ortadan kalkmadı.

Düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, güvencesizlik ve işini kaybetme korkusu bugün de işçi sınıfının hayatında önemli bir yer işgal ediyor.

Bugünün işçisi 1930’ların California’sındaki işçiyle aynı koşullarda yaşamıyor elbette. Fakat Steinbeck’in sorduğu temel soru hâlâ anlaşılır:

İnsan çalıştığı halde neden insanca yaşayamıyor?

Bugün de milyonlarca insanın ücretinin önemli bir bölümü daha ay sonu gelmeden kira, gıda ve ulaşım giderlerine gidiyor. İşini kaybetme korkusu, yalnızca gelir kaybı anlamına gelmediği için işçinin haklarını savunmasını da zorlaştırıyor.

Bu yüzden romanı bugünle ilişkilendirmek, “doksan yıl geçti ama hiçbir şey değişmedi” demek değil.

Çok şey değişti.

Fakat emeğiyle geçinen insanla, o emeğin üretiminden elde edilen değeri kontrol edenler arasındaki temel eşitsizlik farklı biçimlerde varlığını sürdürüyor.

Romanın bugüne bıraktığı asıl soru da  burada yatıyor.

Kavga neden bitmiyor?

Romanın adındaki “bitmeyen kavga”, yalnızca anlatılan grevin kendisine işaret etmiyor. Daha geniş bir mücadeleye gönderme yapıyor: İnsanca yaşamak isteyen insanların, kendilerini güvencesiz bırakan koşullara karşı verdiği mücadeleye.

Çünkü bir grev kazanıldığında bütün sorunlar ortadan kalkmıyor.

Steinbeck’in romanını bugün hâlâ canlı tutan şey de tam olarak bu. Bitmeyen Kavga, işçilerin neden mücadele ettiğini anlatırken onlara hazır bir reçete sunmuyor. Onları idealize de etmiyor; korkularıyla, zaaflarıyla ve çelişkileriyle birlikte ele alıyor.

Fakat bütün bunların içinden başka bir şeyi gösteriyor:

İnsanlar kendi yaşadıkları sorunların ortak olduğunu fark ettiklerinde, yalnızca birbirlerinin yükünü paylaşmaya başlamıyor; aynı zamanda kendi güçlerini de keşfediyorlar.

Belki de romanın bugüne bıraktığı en güçlü düşünce de bu.

Bir İşçinin yaşadığı sorun, başka işçilerin yaşadığı sorunlardan ayrı değil.

Ve bu yüzden kavga bitmiyor.

Çünkü çalışma hayatı değişse de, insanca yaşama isteği değişmiyor.

Çünkü tarih rakam olarak ilerlese de ezan ezan arasındaki mücadele hala devam ediyor

Günün Diğer Haberleri